İçeriğe geç →

Funda diye bir ablamız vardı – 5

17. Gün

Öğleye doğru arkadaşımın odasına gittim. Çay söyledi. “Neler yapıyorsun” dedi. Basit bir soruydu belki, belki de son bir iki hafta  içinde olanlarla ilgili sormuştu. “Hiç işte” demek istedim. Tereddüt ettim. “Sorduğum hiç bir soruya doğru düzgün cevap vermiyorsun” demişti. “Dün Funda diye bir kadınla tanıştım, biraz sohbet ettik” dedim. 

Önündeki dosyadan başını kaldırıp “Funda da kim?” diye sordu. Sesinde ne ilgili ne ilgisiz bir anlam vardı. Biraz yüzüme baktıktan önündeki dosyayı kenara alıp dosya yığınından başka birini çekti.

Duymamış gibi yapabildirdim, ayrıntısı ile anlatabilirdim. İki hafta önce kurduğu cümlelerin izi kalmamıştı sözlerinde. Toprak yolda arabanın arkasındaki tozun bir kaç dakikada havada dağılması gibi iki hafta içinde her şey hiçliğe karışmıştı. 

Yukarıda işim var, sonra görüşürüz” diyerek çayı bitirmeden çıktım. 

Odada hava kararana kadar çalıştım. Funda Abla’nın söyledikleri aklımdaydı. Tophane mahallesinde muhtarlık binasından yukarısında, leylakların süslediği taş duvarlı evlerin  olduğu sokağın sonundaydı evi. Duvar diplerine dökülen maviden eflatuna çalan çiçek yaprakları arasında, merdiven başlarında kediler geziniyordu.

Funda abla, bahçede, portakal ağaçlarının altına kurulmuş masada kahve içiyordu.

Hoşgeldin, pek de gençmişsin, adını duyardım da bu kadar genç olduğunu bilmiyordum” diyerek karşıladı beni. Konuşmayı seven güler yüzlü neşeli biriydi. Hal hatır sorduktan sonra, itirazlarıma rağmen kahve yapmak için mutfağa gitti. İskeleyi ve denizi izledim bir süre. Ardından portakal, limon, erik ağaçlarına, hanımeli, menekşe, leylak ve adını bilmediğin bir çok ağaç ve çiçeğe baktım. Hepsi taze, mutlu ve ahenk içindeydi. 

Kahvelerle geldikten sonra, biraz şehirden, biraz bahardan biraz iş hayatından bahsetti. Onun anlatması için benim bir şey sormam gerekmiyordu. Kahveden sonra sigarasını yakarken, “kitabı bitirdin mi” diye sordu. Şaşkınlığımı görünce kütüphane memuresi arkadaşının benden sonra kendisini arayıp her şeyi anlattığını söyledi. “Nuray biraz evhamlıdır. Sen gittikten sonra kim olduğunu araştırıp öğrenince korkmuş, beni aradı” dedi. İnsanları telaşa verdiğim için üzgün olduğumu söyledim. “İlk başta ben de şaşırdım, bir şey mi oldu diye düşündüm, sonra sorduğun şey, kitabın eski okuyucuları bana da ilginç geldi. Bilir misin, sadece burada değil bütün şehir kütüphanelerinde çalışıp da tek kitap okumayan kaç memur vardır. Tahmininden de çoktur. Ben ne çok iyi bir okuyucu oldum ne de boş geçirdim o yıllarımı. Ama yine de senin dikkatine özendim. Nuray aradıktan sonra nerdeyse tüm günlerimi okuduğum kitapları, işe başladığım yılları düşünerek geçirdim. Okumuşum ama paylaşmamışım, zamanımı benden önceki okuyucularla paylaşmamışım dedim kendime. Seni daha çok merak ettim düşündükçe.”

Yaptığım şeyin, bir kitabın peşinde onun evine kadar gelmemin düşününce çok tuhaf olduğunu söyledim. 

Yok yok öyle deme. Tanışmış olduk. Bu yeterli değil mi. Asıl beni meraklandıran, seni kitaplardaki eski okuyuculara götüren şeyin ne olduğu.” 

Aslında ben de bilmiyorum. Her şey bir sonraki adımı getirdi belki de.

Muhakkak öyledir. Ama seni buraya getiren şeyin bu olmadığını düşünüyorum. Anlatman için söylemiyorum. Adımların gerisindeki hisler, adımın sahibine kalmalı çoğu zaman. Umarım aradığını bulursun benim anlattıklarımda.

Kitabı Funda Ablaya verdim. Ödünç verme muhtırasını tek tek okudu. 

Bilir misin, bir zamanlar en çok kitap okuyan üyelerin adlarını aklımda tutardım. En çok onların numaralarını yazdığımdan belki de.

Bu kez çay yaptı. Mutfakta daha çok oyalandı. Kalkıp bahçede biraz dolandım, hanımeli fidanlarına baktım. Bir iki ay içinde bu bahçeyi hanımeli kokusu saracaktı.

Çaylarla birlikte geldi. Yanında her zaman hazırda tuttuğunu sandığım kurabiye de vardı. Birer sigara yaktıktan sonra tekrar anlatmaya başladı.

Muhtıradaki yazıları ben yazmıştım. İlk yıllar çok özenirdim, yanlış bir şey olmasın diye titizlenirdim. Bu üyelerin çoğunu unuttum tabi. İçlerinden 81 numaralı üye arkadaşım olur. Onu ben üye yapmıştım. Bahtın kime ne zaman güleceği belli olmaz ya, öyleydi Zehra. Çocukluktan arkadaştık, yan yana evlerde otururduk. Ablasından önce iki erkek doğmuş ama yaşlarını doldurmadan ikisi de vefat etmiş. Ardından ablası sonra Zehra. Babasıyla annesi başka çocuk istememişler. Hep gözlerinin önünde olsun istediler. Zehra o yıllarda kimse kızını üniversiteye göndermediğinden liseden sonra okumadı. Güzel kızdı Zehra. Hemen evlenmedi. Kemal vardı, bilirsin iskele caddesindeki otelin sahiplerinden biri. Birbirlerini sevdiler ama Kemal o zamanların en zengin esnaflarından birinin kızı ile nişanlandı. Zehra’nın hiç bir şeyden haberi olmamış. Kemalin ailesi yıllardır o kızla evlendirmeyi düşünürlermiş, Kemal de bilirmiş. Kemal nişandan sonra, hiç bu konuları konuşmadı. İşin aslını hiç öğrenemedik. Neyse işte. Zehra, Kemal’in düğününden altı ay kadar sonra Ankara’lı bir öğretmenle evledi. İki yıl daha burada kaldılar. Sonra Ankara’ya taşındılar.

Adresini biliyor musunuz?

Soruyu birden, beklenmedik şekilde, benim de bilmediğim bir içgüdü ile sormuştum.  

Çayları tazelemek için mutfağa gidip geldi. Zehra’nın hikayesini burada kesti. İkinci çayları ve bilmem kaçıncı sigaraları denizin salınımlarını ve insan kalabalığını izleyerek içtik. Sonra içeri girip bir fotoğraf albümü ile geldi. Biraz arandıktan sonra bir tanesini çıkarıp uzattı. “Zehra ve ben” dedi. Okul bahçesinde çınar ağacının dibinde lacivert formalı kumral iki güzel kız. Fotoğrafta çok da uzak olmayan lise yıllarımı gördüm. Geriye bir şeyin kalmadığı, sokaklarından bir iz bir gölge bırakmadan geçip gittiğim  küçük bir ilçenin donmuş hayatını buldum. Uzun süren bir sessizliğin ardından Funda abla tekrar konuşmaya başladı.

Bazen yirmili yaşlarındaki Funda’yı kaşıma alıp hayatı anlatıyorum; hatalarımı, pişmanlıklarımı, keşkelerimi… Tavsiyeler veriyorum, hepsinde de doğruları söylediğime ikna ediyorum Funda’yı… Bazen de ben onun yanına gidiyorum. O anlatıyor, hayallerini, yapacaklarını, çizdiği yolları… Bu kez o beni ikna ediyor her şeyin güzel olacağına. En talihsizimiz ise sanırım kırklı yaşlarındaki Funda. Onun ne hayalleri kaldı, ne de güzel anıları var. İçine düştüğü yaşamak telaşının içinde savrulup gidiyor. Onları yanıma alıp burada, denizi, iskeleyi, şehri izleyerek kahve içiyorum gün boyu. Ama birlikte en sevdiğimiz Funda olamadık, olamıyoruz.

Biraz daha oturduktan sonra izin isteyip kalktım. Tekrar uğrayacağıma söz vermeme rağmen, Funda abla da ben de biliyordum bir daha gelmeyeceğimi. Sokaktan aşağı inerken Funda ablanın son söylediklerini düşündüm Ben kendimi kaça bölecektim, kaçını yanıma, kaçını karşıma alacaktım bilmiyordum. 

Kategori: DÜZ YAZILAR

Yorumlar

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>