Skip to content →

Metin üzerinde çalışmalar / 10

11
>> Göksel / Hastasıyım / 3′ 52″

Hadi gidiyoruz, diye açtım odanın kapısını. Yatakta uyuşukluk yapıyordu. Saat ikiyi geçmişti. İlçenin tek belediye otobüsünden yeni inmiştim. Elimde benzin bidonu, terden sırılsıklam olmuş tişörtümün göğsünü sallayıp serinlemeye çalışıyordum. Nazlanması devam edince az önce pazardan iki milyona aldığım radyoyu açtım. Başta sesin nereden geldiğini anlamadı. Sesi biraz daha açıp radyoyu cebimden çıkardım. Ardından, parçayı söyleyerek, yavaş yavaş tişörtümü üzerimden sıyırdım. Kalk hadi! Uykulu uykulu bir güzel dans ettirdim.

Üç dakika elli iki saniyelik eğlenceden sonra giyindik. Ortalığı toplamamız on dakikadan az sürdü. Bakkalın sattığı tek gazeteden bir tane alıp huni yaptım. Cebinden sigara paketini çıkarırkenki bakışlarımı görünce sigarasını yakmak için geriye doğru birkaç adım attı. Otelin duvarına yaslanıp sigarasını yaktığında bidondaki benzin de depoya boşalmıştı. Bidonla çantayı bagaja atıp, gazeteyi dolu çöp varilinin yanındaki poşetlerin arasına sıkıştırdım. Pansiyona dönüp hesabı ödedik. Resepsiyondaki kadın, pansiyonun sahibinin karısıydı, bir daha buraya yolumuzun düşeceğini umarak, kocasının kartını uzattı.

Her şey yarım saat içinde oldu bitti. Arabaya atladık. Kolu hızla çevirerek camı açıp sağ dirseğini cama koydu, bir sigara daha yakıp, nihayet, dedi. Umursamaz bir tavırla kontağı çevirdim. Öyle hızlı kalktım ki dikiz aynasında toz bulutundan başka bir şey yoktu. Bir saat kadar sonra, gördüğümüz ilk benzinliğe girerken, hâlâ direksiyonda ritim tutup aynı parçayı söylüyordum.

12
Bir bekçi düdüğüyle uyanıp gözlerimi odanın karanlığına odakladım. Önce ne olduğunu anlama çabasıydı bu durağanlık. Etrafta bombalar patlarken bir kayanın dibine sinmek gibi. Bir daha ötmedi düdük. Gözlerim karanlıkta asılı dururken elli bin ayrı yerde elli bin ayrı insanla yaşanmış elli bin anı geçti önümden. Kalkıp balkon kapısına yönelmek istedim ama doğrulup yere bastığım ilk anda büyük bir patırtıyla içi su dolu bardağı devirdim. Uykum darmadağınık olmuştu. Işığı yakmaya yeltensem de elimi ilk attığımda düğmeyi bulamayınca vazgeçtim. Balkon kapısını ışığı yakmadan nasıl bulabildiğimi bilmiyorum. Bir süre balkonda oturdum, birkaç sigara içtim. Bütün bir yolculuğu düşündüm. Kaç gün yol teptiğimizin hesabını yapacak değilim ama uzun bir yolculuktu. Akşam yedi gibi gelmiş olmalıyız. Güneşin ufuğa dalmadan önceki son bir iki saatiydi çünkü. Eve girer girmez yatağa atmışız kendimizi yorgunluktan. Karşılıklı sorduğumuz kısa gereksiz sorulara, ses tellerimizi mümkün olduğunca az titreştirerek çıkardığımız “hııı”larla verilen yanıtlar dışında hiç konuşmadık. Büyük olasılıkla birkaç dakika içinde uyuduk.

Düdük çaldığında Zehra’nın yanımda olmamasını yadırgamadım. Böyle bir yorgunluğa tek kişilik yatak dar geldi demek ki diye düşündüm. Salonda uyuduğundan emin, on onbeş dakika oturdum balkonda. Başı sonu belirsiz anı girdabının içinde kendimi kaybedip sandalyede sızacakken yeni bir düdükle kendime geldim. İçimden “yatağa dönme vakti geldi” diyerek uykunun bütün ağırlığı sırtımdayken yavaşça doğruldum. Balkon kapısını kilitleyip yatağıma girdim. Uykuya dalmadan hemen önce hızla bir düşünce esip geçti aklımın bir ucundan ötekine…”Şu iki düdük” dedim…”Belki hala içerideyim”. Daha bilmiyordum gittiğini.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>