İçeriğe geç →

KURU – YÜK / BELKİ… / DEĞİL – 3

Ellerini bırakmak istemedim, daha fazla tutmayı ise bilmiyordum. Bıraktı ellerimi, yüzünü denize döndü, denizin sessizliğine büründü.

Aynıyım ben. Aşka, hayata dair bir cevap varsa ve cevap her gün yenilenmezse cevap olmuyormuş. Aynı olamadığım yer burası sanırım.

Dönüp bana baktı. Sorusunu bakışlarıyla sordu, çoğu zaman yaptığı gibi.

Savrulmak gibi. Bir şey olmayınca, her şeyi hiç bir şeye dönüştürmek belki. Şehrin iki yakası bu yüzden yok benim için.

Yaptım dediğin şey kolay sanıyorsun. Senin ki sadece yaptığını sanmak.

Ben nasıl tanımlandığı ile ilgilenmiyorum. Beni sadece sen hayata düşürebildin, sonrası.. Sonra ben seni çaldım ‘yaşamaktan’. Kolay değilmiş sahiplenmek.

Sonra, yazmak, izlemek, düşlemek kolay geldi sana.

Sustum bir süre. Saat ilerlemiş, şehir ışıklarının titrek sessizliğe gömülmüştü. Dünyanın uzak şehirlerinde, Ekim ve benim gibi “ayrılıktan yakın, sevgili olmaktan uzak” olmayan insanların sahip olmaları, mutlu olmaları için konteynırlara yüklenmiş mutlu eşyalar vinçlerle gemiye yükleniyordu. Vincin sesi binlerce hikaye anlattıyordu gelecek zaman kipinde. Bunu ikimiz duyuyorduk sadece. İşçiler çift mesai, sabah güzel bir kahvaltı ve dinlenmeyi haketmişlerdi.

Yazabildin mi. Bitti mi.”

Hiç bir şeyin kararını veremem ben.

Bu kez O ellerimden tutup dudağımdan öptü ilk gün ki gibi. Dudaklarımız ayrıldı, ellerimi bıraktı limanın çıkışına yöneldi. Derin derin baktı gözlerime.

Yazmak sadece sözcüklerle olmaz. Çalmak dediğin şey, yazmaktı. Yazmayı orada bıraktın sen. Limandaki hikayeyi bitir artık.

Yürümeye başladı. Beni tekrar çağırır gibiydi, belki değildi. O gittikten sonra ilk oturduğum yerde konyak şişesini gördüm. Bitmemişti. Denize döktüm, fırlattım şişeyi, balıklar efkarlansın diye…

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>