İçeriğe geç →

Öyküleme

Ankarayı bilenler Güvenpark’taki dolmuş durağının yolcularını sıraya dizip aldığını da bilirler. Ankara’nın dört bir yanına dağılacak dolmuşların ilk durağı olan bu noktada -ayakta yolcu taşımak yasak olduğundan- zabıtalara baştan prim vermemek için- değnekçiler de koltuk sayısına bağlı bu kaideye sıkıca uyarlar. 14 yolcu kapasiteli bir dolmuş için sıraya girildiğinde değnekçi sıradakileri saymaya başlar “1, 2, 3…. 14! … Abi sen bir sonrakine…”

Hikayedeki esas oğlan da-işte- okuluna gitmek için girdiği kuyrukta 15. Sırada olduğunu (en az 2 kez) sayarak böylece belirlemiş ve 15 dakika gecikecek de olsa bir sonraki dolmuşta en arka sıraya oturma serbestisine sahipliğini tasarlayarak, para uzatma derdinden kurtulduğunu düşünüp tesellisini bir daha hayatında görmeyeceğini bildiği sıradaki insanları -özgürce ve yerinden emin- incelemekte bulmuştur.

1.öğrenci, 2.ev hanımı, 3.mutsuz, 4.yeniyetme…….14.kız. “aaa ne güzel kız” Ondördüncü sıraya yani önündeki esas kıza geldiğinde, az önce dikkat etmediği güzellikten apışıp da kalmıştır hani.. Kimse olmaz diyemez.. Yani anlatıcı olarak yanılmış olamam. Her insanın hayatında yanından geçtikten sonra dönüp arkasından bir daha-bir daha baktığı biri mutlaka olmuştur. Eğer bu insan sizle en az 5 dakika daha yanyana duracaksa ve siz ister istemez bakmaya devam edeceksiniz-ki edeceksiniz- hayallere dalmamanız da aşık olmamanız da mümkün değil. Esas oğlanın başına gelen de işte budur.Bunun nedeni ve niçini yok. Dolayısıyla kızın özellikleri de bu hikayenin konusu değil. Velhasıl esas oğlanın iç konuşması şuna benzerdir kız alelade sırasındayken:

-(Çok güzel kızmış… Ama çok güzel yaaa..Öğrenci galiba elinde taşıdığı kitaplara bakılırsa.. Bu saatte aynı dolmuş sırasındaysak öğrencidir kesin. Hangi bölüm acaba? Saçları ne güzel kokuyor.. Dalgalı dalgalı üstelik.. Nereli acaba? Böyle dik dik bakmasam? Ama çok güzel. Üstelik teni ..Konuşsam? Ne diyeceğim ki? Beceremem de.. Terslerse..offf.. Aynı dolmuşa binseydik yan yana otururduk belki.. Belki o zaman bir fırsat olurdu..Elindeki dergiden felan uydururdum bir şeyler.. Şimdi böyle sırada ne denir ki.. Bakmıyor da hiç bu tarafa? Ama böyle..?

Her hikayenin mutlu ya da mutsuz bir sonu vardır. Dolmuş motorunu çalıştırır. Değnekçi gelir. Baştan saymaya başlar: 1,2,3…14!!!! Esas kızımızı işaret eder. “Abla sen sonsun!” On üç kişi dolmuşa binmiş, şoför ara gazını vermiş, kız önde oğlan arkada ağır ağır ilerlemişlerdir sıra kaydıkça. Oğlan yutkunup durmuştur elbet. Son yolcu olan kız dolmuş kapısına geldiğinde değnekçi “hadi abla ama çabuk biraz, kalkacak!!!!” diye çıkışmıştır uyuşuk adımlarına kızarak.

Kız sıra ona geldiğinde dolmuşa adımını atmamış, geriye dönmüş, bir oğlana bir değnekçiye bakarak şöyle demiştir:

“ama biz iki kişiyiz”

Kaynak: Erhan Pınarbaşı, Kuyruk Düşleri, Edebiyat ve Eleştiri, Sayı:54, Mart-Nisan 2001

-Bu hikayeyi ona anlattın mı? dedi Natasha (*1) küveti doldurmuş karşılıklı içiyorduk. Bana gelirken, geçen hafta ailesinin ziyareti sırasında aldığı, absent (*2) getirmiş, soyunmadan ben şişenin yarısını boşaltmıştım bile. O ise her kuzeyli kadın gibi beyaz şarap içiyordu. Natasha 23 yaşında bir fahişeydi.

Bu bölgede yaygın bir gelenek olduğundan, konumumdan ötürü, ilk geldiğim zamanlarda ileri gelenler toplanıp “hoşgeldin hediyesi” olarak göndermişlerdi bir akşam lojmanıma. Gelir gelmez soyunmaya yeltendi. Feminizm gibi kapitalist bir düşünce artığı kuramdan ziyade kendimce haklı sebeplerle para ile bir kadınla birlikte olamayacağımdan soyunmasını engelledim. Dedim, olmaz. Ama param peşin verildi, dedi. Onu -yine- konumumdan ötürü gün ışıyana kadar tutmak zorundaydım. Profesyonel olduğundan o da biliyordu bunu. İçkim yoktu evde ama fındık vardı, yine ilk geldiğim zaman hoşgeldin hediyesi olarak gönderilen. Çay demledim, fındık döktüm sehbanın üstüne. Gün ışıyana kadar sohbet ettik, fındık ve çayla.

Geldiği yerde felsefe ve drama yazarlığı okumuş Natasha. Dil felsefesi üzerine de master yapıyordu hala. Türkçesi yarım yamalak olduğundan ona isterse İngilizce konuşabileceğimizi söylemiştim. Alaycı bir şekilde fransızcayı tercih ettiğini söylemişti ilk konuşmalarımızda birbirimizi tanımadan. Muhtemelen aşağılamak ya da aslında kendince fahişelik yapmasını eğitimi için gerekli olan parayı kazamada meşrulaştırmak için… Bilmiyorum.

Yarım yamalak Fransızca biliyordum. 2003-2004 yıllarında Paris’de Michel Bulvarı’na açılan L’absante (*3) Sokağında iki odalı yüksek tavanlı bir evde yaşamıştım. Üst kat komşum Roxanne (*4) adlı aslen İtalyan bir travestiydi. Eve yerleştiğimin ertesi günü nefis bir risotto getirmişti. Travesti olmasına rağmen tanıdığım tüm kadınlardan daha güzel kalçaları vardı. O akşam ayrılırken manasını sonradan öğrendiğim “Peut sucer la bite quand vous voulez” (*5) demişti. Hiç bir zaman onunla da sevişmedim. Yani travestiliğe karşı olduğumdan felan değil. Cinselliğe tabu koymak her zaman aptalca gelmiştir bana. Bu bir cinsel tercih meselesidir. Onları çirkin bulduğumdan da değildi. Roxanne güzel bir travesteydi. Kalçaları beni çıldırtırdı. Ama onu daha çok, ilk geldiği günden beri, komşu olarak görmüştüm ve Fransa’da bulunma nedenime aykırıydı. Üstelik sevişip işler ters gittiğinde o evden ayrılamazdım. Taşınmanın külfeti bir yana en azından sokağın ismi için. Bunu anlamış olacakki Roxanne de bir iki tekliften sonra vazgeçti. Ben genelde evdeydim. O işten geldiğinde birlikte dışarı çıkardık. Alışverişe, banliyölere, müzelere, barlara… Engin bir sanat tarihi bilgisi vardı Roxanne’ın her italyan gibi. Gotik usluba hayranlığı beni zaman zaman rahatsız etse de mutluluğun mimarisini ya da mimarinin mutluluğunu bana o öğretmiştir. Tabi çoğunluğu argo olsa da yarım yamalak Fransızcayı da…

Natasha ile geçirdiğim o ilk gecede onla sevişmesem de o gece birlikte uyuduk. Kadınlar işte aslında burada yanılıyorlar. Erkeklerin fiziksel, kadınların da hem fiziksel hem de duygusal boşaldığı bilimsel bir gerçeklik olsa da bazen bir erkek için bir kadına sarılıp uyumak çoğu sevişmeden yeğdir. Bu yüzden sosyal ortamlardaki abazaları anlıyorum aslında. Bir çoğu aslında sevişmek değil, yalnızlıklarını unutmak için sarılıp uyumak istiyor. Orada olun istiyor. Kadınlar terk edildikten belli bir süre sonra cinsel açlıktan dolayı hiç tanımadıkları bir erkekle sevişebilir sırf o doyuma ulaşmak için. Açın okuyun “sevişmek istiyorum lan” diyen kadın çığlıklarını. Erkekler ise cinsel perhizin belli bir süresinden sonra sevişeceği bir kadın bulsa bile önce tanımak isteyecektir. Abaza duygusallığı. Bildiğin yalnızlık işte. (*6)

Natasha daha sonraki günlerde yine geldi. Ben çağırmadan kendi isteğiyle. Dertleşmek, öğrenmek ya da öğretmek için. Ama Kierkegaard’ın varoluşçuluk felsefesini, Wittgenstein ın dil felsefesinin temellerini koyduğu o meşhur kitabında daha ilk cümlede “dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil” ile ne anlatmak istediğini ondan öğrendim (*7). Zaman zaman seviştik de. Ama fahişe olduğu için değil -artık- Natasha olduğu için.

İşte Güvenpark dolmuş hikayesini anlattığım zaman da pezevenginden dayak yiyip gelmişti sıkıntıdan. Elinde absent şişesi ve sağ gözü mor bir şekilde.

– Bu hikayeyi ona anlattın mı, dedi, şarabını yudumlayarak… Suyun altında kasıklarını okşuyordu.

– Hayır, dedim.. Sadece sonunu söyledim.. Zaten o da sormadı. Sonlar nedense daha çok ilgilendirdi bizi. Öylece kaldı hikaye.

– N’oldu peki? Dedi.

– Üç günde hayatımda hiç aşık olmadığım kadar aşık olmuşum gibi hissettim. O da. Yalnız o bunu garip ve sağlıksız buldu. Aşk veya sevgi açlığımızı doyuruyormuşuz gibi, dedim

– Öyle mi? diye sordu.

– Olabilir mi dedim?

– Neden her şeyini anlatmadın peki? dedi.

– Şarkı bitti, dedim (*8).

– Ama söyleyeceklerin bitmedi (*8) dedi.

– Kimse sormadı, dedim.

Sustuk. Şarabını bitirdi. Sonra doğrulup beni uzun uzun öptü. Duştan çıkıp giyindi. Onu izliyordum. Taksi çağırdı. Kapıdan çıkarken bir öpücük daha kondurdu dudağıma:

-Görüşürüz, kulağını kesme sakın (*9).

Ve gitti az önce. İlk defa gitmesini istemedim.
Çırılçıplak sarılıp ağlamak istedim.

NOTLAR (*10):

(*1) Natasha sanıldığının aksine Rus coğrafyasında fahişelere verilen bir isim değil, örneğin Türkiye’de Maraş’ta erkeklere verilen Ökkeş, Karadeniz’de Dursun, İç Anadolu Bölgesi’nde kızlara verilen Ayşe, Fatma ve Zeynep kadar normal ve güzel bir isimdir. Noelde doğan manasına gelir ki aslı Natalia’dır. Natasha ise Ayşecik gibi bir şeydir.

(*2) absent : Absent, wikipedia

(*3) l’absante, fransızca’da eksik, orada olmayan, uzak manalarında bir kelime. İngilizcedeki “absent”i karşılıyor gibi gözükse de “absent” varlık olarak yokluk manasına geldiği halde “l’absante” daha çok varlık durumunda yokluk manası taşır. Kafası başka yerde gibi.

(*4) Roxanne ise bizdeki “Okşan” gibi genel bir fahişelere özgü isimdir. İstisnaların kaideleri bozmayacağı tabi ki belirtilir. Bkz. El Tango De Roxanne – Moulin Rouge

(*5) “çükünü istediğin zaman emebilirim”

(*6) Yazar bu yazının tümünde öykülemenin “denetimli bilinç akışı” yöntemini denemekle birlikte, gerçeklerle olan planlı ya da plansız kopmalar onu plansızca bu konuya getirmiştir. Burada en temelde anlatılmaya çalışılan (konu dışı olsa bile) insanın asıl yalnızlığının etrafında kimse olmamasında değil, yalnızlığını anlatacak bile kimse olmamasındadır. Özdemir Asaf’ın dediği gibi; bu öyle yalnızlık ki…

(*7) Wittgenstein, mantık ve dil konusunda yaptığı çalışmalarla, 20. Yüzyılın en önemli filozoflarından sayılır. Oruç Aruoba’yı bilmeye ve anlamaya çalışanlar bu felsefeye yabancı olmayacaklardır ki Ludwig Wittgenstein’ın “tractatus logico – philosopjicus” eseri Oruç Aruoba çevirisyiyle Türkçe’ye kazandırılmıştır.

(*8) Yazar ile Natasha burada Pink Floyd’un “time” isimli parçasına karşılıklı göndermede bulunuyorlar. Parçanın türkçe sözleri şöyledir >>

(*9) Ünlü ard-izlenimci hollandalı ressam Van Gogh’un kulağını kesmesi tarihte çok fazla absent tüketmesine bağlanmıştır. Natasha aklınca buna gönderme yapıyor.

(*10) Söylemeden yapamadım; notlar öykülemeye dahildir.

Kategori: DÜZ YAZILAR

Yorumlar

Yorum Yap >>