Skip to content →

YAZMAK CEHENNEMİ

Daha yazmaya başlamadan bir şeylerin kararı verilmiştir zaten. O, yazarak çözülebileceğini sandığımız şeyler -her ne iseler- “çözülebilecekleri kadar” çözülmüşlerdir belki de… Ya da, bildiğimiz, çözemediğimiz gibi, çözülememişlerdir… Orada, öylece, dururlar…

Kaçmaktır, öyle, arkana bile bakmadan, öyle korkmuş, öyle nefes nefese, kaçmak… O, yani, esas cesareti gösterememektir. Bunu bildiğin için, bundan, belki de sırf bundan, yazmaktır. Elinden başkaca da bir şey, gelmeyecektir çünkü…

“Yazma!” demişti dostum, “Yazma! İşte, seni böyle güçsüz düşüren, seni –güçlendiğini sanırken sen- yavaş yavaş, bir şeylerden, önce kendinden, uzaklaştıran, bu yazmalar… Yazma! Yazdıkça sen; tedirginliklerin, umutsuzlukların, pişmanlıkların, gün be gün çoğalarak, arkandan sürüklenip gelecektir, yakana yapışmak için bir gün… Ve o gün, hep, gelecektir. Yazma! Ne yaşadıklarını yazabilirsin aslında, ne de yazdıkların seni özlediğin kıyılarına getirir yaşamın. Sen, hüzünlerini, karmaşalarını, böyle onaylayıp, böyle mühürledikçe, böylesine örgütledikçe, geç kalmaktan kurtulamayacaksın, son anda yetişirim umuduyla arkasından koştuğun vapurlara… Uçsuz bucaksız -yalnız- denizinle, kendi denizinle, baş başa kalacaksın. Yazma!…”

* * *

İşte!

Bunu bile yazdıysam…

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>