İçeriğe geç →

Payanda / 17

// Bu yazı 19 parçadan oluşan Payanda tefrikasının 17. parçasıdır //    

Bölüm VI

“Sana yaslanan ne kadar muhtaçsa, anla ki sende o kadar karanlık bir kuyu var.”
Yunus Emre Koçak

Beş gün yalnızca işe gidip geldim. Görüştüğüm, oturup sohbet ettiğim insanlar büyük oranda Zeynep’in arkadaşları olduğundan telefonum neredeyse hiç çalmamıştı. Öte yandan, hep söylenegeldiği gibi, hayat devam ediyordu. Sabah işe gitmek için altı buçukta uyanıyor, yediye on kala evden çıkıyor, ikaruslardan birine binip Batıkent metro istasyonuna ulaşıyordum. Metroya binişteki yer kapma mücadelesinden galip çıkarsam ya uyuyor ya da kimseye yer vermek zorunda kalmamak için başımı kaldırmadan kitap okuyordum. Yer bulamazsam da turuncu tutacaklara tutunup, başımı elime yaslayarak ayakta kestirmeye çalışıyordum. Sonunda da Sıhhiye’de inip İzmir Caddesi’ne kadarki yüz metreyi sabah ayazında yürüyor, köşedeki simitçiden simidimi de alarak matbaadaki masama kuruluyordum. Akşama kadar, pvc panellerle yapılmış küçücük odamda, bilgisayar başında, yüzlerce sayfa faaliyet raporunun, ürün kataloğunun, broşürün, afişin dizgisini, düzeltmelerini, renk ayrımını yapıp akşam yedide yine aynı yoldan eve dönüyordum. İş yerinde, özellikle boş kaldığım zamanlarda, ensem ve kulaklarımdan başlayıp vücudumu saran o yanma hissi beni yoklasa da pek boş kalma fırsatım olmadığından çok da sıkıntı çekmiyordum. Ama o anlarda aklımda en çok dönüp duran ve rahatsızlık veren ayrıntı, Zeynep’e ilk gece attığım mesaja cevap gelmemesiydi. Mesajın cevapsız kalması üzerinden değersizliğimi tespit edip sürekli yüzüme vuruyordum. Böyle bir çıkarımın mantıksızlığına kafa yorup kendimi ikna etmeye çalışsam da bu fikir aklımdan çıkıp gitmiyordu. Ben değersizdim, zaten beni hiç sevmemişti. O zaman karşısına başka biri yerine ben çıkmıştım benimle idare etmişti. Yoksa benim bir kıymetim yoktu. Zaten olamazdı da. Kimdim ki ben. Niye sevsinlerdi ki?

Müfit abi, sürekli takıldıkları kahvenin adresini, kendi telefonunu vermiş olsa da onların kafasını ütüleyeceğimden, rahatsız edeceğimden, benden bıkmalarına sebep olacağımdan korktuğum için onları da bu beş gün boyunca aramamış, onlar aradığında da bir mazeret bulup yanlarına gitmemiştim. Kimsenin bana bu halde tahammül etmeyeceğini düşünüyordum.

Beşinci günün akşamı, cuma akşamıydı, iş çıkışı Sıhhiye metro istasyonuna yürürken çalan telefonun diğer ucunda Ceren vardı. Nasıl olduğunu anlayamadığım, kendimden de beklemediğim şekilde telefonu açar açmaz ağlamaya başladım. Ceren soğukkanlılık ve içtenlikle, dakikalarca “tamam, sakin ol, tamam geçecek” diyerek ağlamamı dinledi. Sevecenliği, yakınlığı sesine yansımıştı. Sıkılmadan sakinleşmemi bekledi. İç çekmelerim azalınca nerede olduğumu sordu, olduğum yerde beklememi istedi. On dakika geçmeden arabasıyla yanımdaydı. Yolda tek kelime etmedik, yalnızca Akay alt geçidinden Esat’a doğru dönerken eliyle başımı çekip omzuna yasladı. Nihayet biri bana acımıştı. O anda da bunun memnuniyetini hissettiğimi gayet net hatırlıyorum. İstediğim birilerinin bana acımasıydı ve nihayet yaslanacağım yeri bulmuştum.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>