Skip to content →

CAPGRAS

“daha çok var mı?” dedi, arif. 1,70 boylarında, 70-75 kilo civarı, kısa saçlı, kumral yeşil gözlü bir çocuk.
hayır bu arif değil, benim.
arif’i görüyorum, arif olduğunu biliyorum ama nasıl biri olduğunu bilmiyorum. arif benle konuşuyor. fakat soruyu sorduğum anda arif’in o seçemediğim bedeninin içine girip cevap bekliyorum kendimden. “daha çok var mı?”

kendimle konuştuğuma ve ortada iki tane ben olduğuna göre bu gerçek olamaz. demek ki rüya görüyorum. rüyamda arif bedenindeki ben’in, ben bedenindeki ben’le tepedeki selvi ağacına doğru ulaşmaya çalıştıklarını ve yamaçta arif’in -ben’in yani- bana bu soruyu sorduğunu izliyorum.

selvi ağacı olduğuna kesinlikle eminim. öğrenmiştim. kavak ağacından ayırt edebiliyorum idiş idiş dallarını yana sarkıtmasından biliyorum onu. görmesem de. selviye ulaşmaya çalıştıklarını hissediyorum. ama neden? bunu düşünüyorum onları izlerken.

demek ki aslında üç kişiyiz. arif (ben), konuştuğu ben ve rüya gören ben. bunu farkettiğim anda bana benzeyen ben’in sinsi sinsi bana baktığını görüyorum. kötü, karanlık bir bakış bu. gözündeki alaycı bakışı hissedebiyorum. dudağının kenarında oluşan acımasız sırıtmayı. biraz psikopatça ama kesinlikle normal bir insan bakışı değil.

arif silüetindeki ben ise yönünü bana benzeyen ben’e dönmüş sanki. onun etkisinde. ben ne kadar onları izlediğimin farkındaysa o da o kadar kendinde değil. ben’in etkisi altında.

rüya gördüğümün farkında olduğuma ama rüyanın içinde onları izleyen durumda olduğuma göre aslında ben’den üç tane var rüyada. o zaman bu rüyayı gören uyuyan beni de sayarsak dört. bunları rüyada düşünüyorum. uyuyan ben arif gibi hiç bir şeyin farkında değil elbet.

ben sinsi bakışını sürdürüyor. daha da ciddileşiyor. sanki çoğalmamızdan ya da bunu farketmemden zevk alır gibi bir hali var. beni rahatsız ediyor. neden öyle bakıyor? arif’deki ben’in hala bir şeyden haberi yok. rüyamda kayıp onun yerine geçiyorum. hala daha çok yol olup olmadığını merak ediyorum.

onun bedenine düştüğüm anda kötü, karanlık ve çirkin ben bakışlarını benden ayırıp arif’teki bana dönüyor. kafasını izleyici benden yavaş yavaş çevirerek arif’e bakıyor. o kötü, karanlık, çirkin bakışını sürdürüyor.

tekrar onları izlediğim yere dönüyorum. kötü ben de bana bakıyor oluyor yine. rüyanın dışına çıkmaya çabalıyorum.oradan uzaklaşmak. selviye ulaşmak mesela; ona dokunmak. belki rüyadan uyanırım. öyle olmaz mı? gerçek dünya ile hayaller arasında bir geçit değilse anlamı ne olabilir ki o selvinin?

terlediğimi, debelendiğimi ve yorganı üstümden atmaya çalıştığımı hissediyorum. uyuyan ben’i uyandırmaya çalışıyorum. bunları hissettiğime göre gerçek ben olayın farkına varmaya başladı. kötü ben kahkahalarla gülüyor artık.

bedenim yani uyuyan ben bir şeylerin ters gittiğinin farkında ama uyanmyor bir türlü. uyanmayacak da bir türlü hikayenin sonuna kadar. bunu biliyorum. selviyi bildiğim gibi.

peki o zaman bunları yazan kim? düşünen şu an şu masada oturan ben? uyuyan ben? rüyadaki ben? beş kişi miyiz yani? hangisi gerçek ben?

dalmışım… omzum tutulmuş. yazıya ara verip masa başından kalkıyorum. mutfağa su içmeye gidiyorum. koridordaki aynayla yüz yüze geliyorum. o sinsi, kötü, çirkin bakışları görüyorum.

masadan kalkan kim?

Published in DÜZ YAZILAR

One Comment

  1. allice

    Ayna yansıtmaz, sadece çoğaltır !

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>