Bazıları hayatın kendi tasarımlarına uymasını bekler ve insanları böyle olmadıkları için suçlar. Dindarlar iyi niyetli olmamakla suçlar genelde, acımasız olmakla suçlayanlar depresyondadır çoğu zaman, aldırışsız olmakla suçlayanlar vardır, vb. Oysa kimsenin böyle bir suçlamaya hakkı yoktur. Hayatın, kendi tasarımlarımıza uymadığı için eleştirisi ne komiktir.
Yorum BırakAy: Mart 2008
Gene mi büyüdü bütün çocuklar? Gene mi dayandı ölüm kapımıza? Gene sustuk mu hasretle öğrendiğimiz dersi, gene bilemedik mi haklıyı haksızı, alnımızda ateşten bir sızı ve damarlarımıza yürümüş çiçek kokusu. Dolaplardan eteklerini çıkardı kadınlar, kalçalarına gümüş ziller taktılar. Gökyüzünden yere bir taş gibi düşen şahin kuşların vaktidir. Toprak kabardı ve biz aşk içinde bir gördük gene aslanla ceylanı. Yaz şuraya iki gözüm, yürek bir kayadır, kırılmadan rahat bulmaz.
Yorum BırakBak işte, kendini bıraktığın o yerde, bulan olmadı seni. Sen değil miydin en hazin masalını bile ihtişamla anlatmaya çalışıp, kendine durmadan şaşırtıcı sonlar arayan? En “buldum” ânında neyi bulduğunu anlamamaklı, etrafa çocuk gözlerle bakan peki? İkide bir korktuğu başına gelen, gözünün önündeki çukurlara düşüp duran sen değil miydin? Biraz acı lazımdı sana çok değil. Biraz örselenmeliydin fazla yaralanmadan. Biraz canın sıkılmalıydı; ama hep acelesi olan, varacağı yeri bilmeden koşturup duran, “geldik” anda dönüşe heveslenen, aslında varacağı bir yeri de olmayan, nice kere ışıksız gözlerle, geceden güne dönen, sen değil miydin? Bazı hayat tarife uymuyor işte, zamana tutunuyor rotasız, haritasız. Sorsalar,…
3 YorumGökyüzündeki burçlar bizlere dair bir şeyler anlatıyorsa; ben şu gün, şu saatte doğmuş bir başaksam ve şöyle şöyleysem; bütün o yıldızları, gezegenleri, burçları bir araya koysak ve kendimizle birlikte kendimizden fazla 360 derecelik bir geceye baksak… gökyüzünün tamamı… gökyüzü kimdir? Ben, gökyüzünde bir burcum. Benim gezegenim düşerken senin burcuna yükselen bir yıldız fırlattı. Senin yıldızların bir diğerinin yıldızını çekiyor hamal gibi. Kafanı kaldırıp geceye bak bir de. Hiçliğin ortasında akan, yanan ve sönen, hiç durmaksızın dönüp duran, birbirine saydam iplerle bağlı. Biz, koskoca bir gökyüzüyüz. Gözün hep burçlara daldı, hadi gönlünü aç da bizi tanı. Gönül gözü denen budur. Gözün…
Tek YorumBanyodan yeni çıkmıştık. Saçları sırılsıklam. Kurutmuyormuş. Hatta ben saç kurutma makinesini fişe takınca şaşkın şaşkın baktı. Onun memleketinde hangi durumda kullanılıyorsa artık? Neyse odamdaydık işte. Ben üzerime bişeyler geçirmekle meşguldüm o da etrafa dokunuyordu. Sandalyede elini gezdirip perdeye bakıyor, arkasından ayağını halıya sürtüyordu narin narin. Bi ara bana bakıp gülümsedi bişey anlamamış gibi veya “ne kadar enteresan” der gibi. Ben babamdan aşırdığım mavi “baba” pijamasını yeni üstüme geçirmiş, salak salak onu seyrediyordum. Görünen kısmın keşfini bitirdi heralde ki; gardrobu açtı. Askıdaki gömleklerden birinin kolunu kaldırıp baktı. Sonra askısını kaydırıp diğerine… Gözlerini kapayıp koklamaya yeltendiğinde arkasından sarılıp “elbiselerime dokunma” dedim. Yüzünde…
Tek YorumHikayemiz İstanbul’da başlar, Pera’daki meyhanelerde şarap açılır, acılı pirinç yenir. İlla arsız ve orta yaşlı ter kokan bir kadınla yatılır. Beyaz rusların işlettiği meyhanedeki garson kıza aşık olunur. Pek bir yaşam sevinci, fıstık çamlarının sızlattığı tatlı bir hüzün, çaktırmadan ince ayar bir nihilizm mayalanmıştır. Aradan 10-15 yıl geçer. Gençler Ankara kaldırımına düşer. Kömür kokan kış akşamlarında aşık ve sarhoş o kaldırımlar arşınlanır illa. Dil daha bir kıvraktır, devrim şart olmuştur. ODTÜ stadında mumlar bile yakılmıştır. Ümit her şeyden çok ve yoğundur, öfkeden bile. Hikayenin sonu acıklı biter. Gençler İstanbul’a dönmüştür, ortada ne dil kalmıştır, ne çamlar. İnternet vardır, internet gerçekten…
Yorum BırakBunlar benim ayaklarım, koşuyorlar. Bense şaşkınım, akşam olunca karanlığın böyle yumuşacacık, başımızın üstüne saçılışından. Bir hüzne, sonra bir sevince savrulup duruşumuzdan şaşkınım. İkisi arasında ne fark var, biz seçiyorsak. Kafam karmakarışık, oysa ayaklarım hafiflemiş, koşuyorlar. Belki kaçıyorlar; yılların kederinden, her coşkunun içinde saklı çöküşten, her üzüntünün uzadıkça ölüsü bilinmeyen bir yasa dönüşünden, her şeyin çürüyüşünden, pembe yanaklı bebeğin cesede, yemeğin boka, baharın kışa, kentlerin harabelere, ıslıkla eşlik edilen şarkıların sıkıntıya… çürüyüp gidiyorlar. Başsız ayaklarım kanatlanmış, pudra şekeri serpilir gibi kararıyor sağım solum. Köpekler havlıyor, ağaçlar hışırdıyor, arabalar farlarını gözümün içine tutarak kornalarını çalıyor. Büyük kestane ağacında kargalar hep bir ağızdan…
Yorum Bırak