İçeriğe geç →

Ay: Nisan 2001

İNSANLIK

İyice içmiştim. Gözlerim garsona takıldı. Masada oturan mini etekli kadının aralanmış bacaklarına bakıyordu. Bakmaktan çok dalmıştı. Aklıma ortaokul sıralarındaki halim geldi. Kızların bacakları ne gizemli bir vaaddi. İçtikçe uzay zamanın içime yığıldığını hissediyordum. Binlerce yıldır yaşayan milyar ayaklı, milyar kollu bir yaratık olduğumuzu hissettim. Açlıktan ölen, savaşan, sevişen, düzen ve düzülen bir tek varlıktı sanki. İçtikçe eriyordum. Tek başıma ben hiç bir şey ifade etmiyordum. Bardaki garson bir kapı açmıştı o anda. Diğer insanlara akıyordum. İnsanın evrensel bir bütün olduğunu düşündüm. Binlerce yıl yaşanan ne varsa birikiyordu yeni doğmuş çocuğun üstüne. Yeni doğmuş değildi hiç bir bebek. Bir ağacın son…

Yorum Bırak

DALGALI

Kırılan şeyleri istediğin kadar onar, eskisi gibi olmadığı aşikâr… Her şeyi geriye sarıp silsek oraları. Üzerine dalga sesi kaydetsek.

Yorum Bırak

DENGE

Kiminin mutluluğu kiminin derdi… Çünkü iki kefesi var terazinin.

Yorum Bırak

DAĞ

Musa denizi yaracaktı ki bu dağ buradaydı. Sezar imparator olduğunu ilan ediyordu, bu dağ buradaydı. İsa çarmıha gerilirken bu dağ böyle bekliyordu. Fatih kardeş kanıyla abdest aldı, karacaoğlan türkü söyledi bu dağın etekleri karlıydı. Bak şimdi yeşermiş. Bu dağ yerinde hala. Zirvesine çıksan, yol yapıp üstünden geçsen onu yenemezsin. O senden sonra da bu ovayı izleyecek. Diz çök önünde. Saygıyla dinle rüzgarları. Uzat ellerin dokunsun bulutlara. Sen bu dağı yenemezsin. Onu ancak severek seni ezmesinin önüne geçebilirsin.

Yorum Bırak

TERAZİ

Ankara’da bitmek tükenmek bilmeyen nemli, soğuk bir esinti. Kırkikindi yağmurları diyorlardı sanırım. Kimbilir her şey bu yağmurlara göre işlemektedir iç anadolu tarlalarında. Kiminin mutluluğu kiminin içini karartıyor her zaman olduğu gibi. Yağmur duasına çıkarken birileri, biz nemli esintinin bitiş gününün yaklaşmasını diliyoruz doğadan. Sinüzitimiz var çünkü. Kiminin mutluluğu kiminin… Çünkü iki kefesi var terazinin.

Yorum Bırak

ŞAKŞAK İBO

Rüzgarla uçusan bir kağıt mendilin ardından caddenin ortasına atlayıvermişti. Bir anda trafik tıkandı. Mendili yakaladı, cebine attı. Mutluydu. Şakşak İbo. Mahallenin delisi. Sürekli el çırparak gezdigi için Şakşak İbo derler. Yaşlanmaya başladı artık, saçları ağardı. Küçükken etrafinda çemberler çizer el çırpardık ”Şakşaak İbo Şakşaaak İbo”. Ağzı köpürür bizi kovalamaya başlardı. Kaçıp apartman kapısını kapayıverirdik. Gelip çılgınca kapının camlarını yumruklar, bazen çatlatır, yabanıl çığlıklar atıp giderdi. Apartmanda bir de Bilgün Abla vardı. Bu deliye çok iyi davranırdı. Abla dediğime bakmayın o zamanlar otuzlarındaydı. O kadar güzel bir kadındı ki kimsenin dili teyze demeye varmazdı. Uzun dalgalı saçları, askılı elbiseleriyle sokaktan geçerken…

Yorum Bırak

BİZ HİÇ KANAT ÇIRPMADIK

Yağmur başlamıştı Beklemiyorduk Güneşli sabahın görkeminden gözlerimiz kamaşmış Çatıda güvercinler guruldadı sonra Sokulmuş birbirine ılık bir sürü Yağmur yağmaz odalara Birbirimize hiç sığınmamıştık Yüreklerinin atımını dinledik sakin ve yavaş Ellerimizde korku dolu çarptığını hatırladık Ellerimizden utandık Bahar gelmişti Beklemiyorduk Şaşırdığımıza utandık Havalanan kanatlarını dinledik sürünün Biz hiç kanat çırpmadık.

Yorum Bırak

FISILTI

Geceydi. Çam ormanında yürüyorduk. Sustuk. Üstümüzde yıldızlar. Sustuk. Uzaktan gecenin uğultusunu duyduk. Yakınlarda yol da yoktu. Sonra anladık, birbirine sürtünen milyonlarca iğne yaprak uğulduyordu. Bir süre hiçbir şey demeden öylece dinledik. Orman fısıldıyordu.

Yorum Bırak

NUHUN GEMİSİ

Gavur marsa bir uzay gemisi yollamış. Havalanırken bir de kamera koymuşlar ardında kalan dünyamızı görüntülemiş. Harika bir manzara bu gittikçe eğilen sonunda küreselleşen görüntü. Tam televizyonda marsa giden geminin çekimlerini izlerken kapının zili çaldı. Karşı komşu gelmiş. Kambur,buruşuk, yaşlı bir kadın. Elinde cam bir kapta içine incir ve portakal dilimlenmiş, üstüne ceviz serpilmiş, buram buram tarçın kokulu buz gibi bir aşure getirdi. Portakal dilimlerinin diri, turunç ışıltısına baktım. Yoksa genç kızlığın mıdır bu getirdiğin serin kase? Neyse oturdum yedim aşureyi. Ve marsa gemilerle gittiğimiz gün gelinceye kadar Nuh’un gemisiyle idare etmeyi bildim.

Yorum Bırak

TOMMİKS MİSİN O’LUM SEN?

Tabanından tavana kadar kitaplarla dolu küçük bir sahaftı. Bir seksenden uzun yüz yirmi kiloluk bir adam işletirdi. Dükkanın içinde hareket etmesi imkansızdı müşteriler serçe kadar çocuklar olmasa. Çocukların boyunun yetişebileceği yere kadar çizgi romanlar olurdu. Daha üstte ciddi kitaplar. Şimdi düşünüyorum o kadar çok çizgi roman vardı ki, İstanbul’daki “gerekli şeyler” yetersiz kalıyor. Ağzımızın suyu akarak serilere bakardık. Conan, Mister No, Mandrake, Kızılmaske, Alaska, Zagor, Silver Surfer, Örümcek Adam, X Men, Zembra, Ten-Ten, hiçbirinin hakkını yemek istemiyorum. Yalnız Tommiks’le çok alay ederdik. Süt kuzusuydu. Muhallebi çocuklarına tommiks demek adet olmuştu bizim mahallede. Conan ve Tarkan’ı kıyaslamak nasıl keyifliydi tanrım. Yüzbaşı…

Yorum Bırak

RÜZGARI ÖZLEDİM EN ÇOK

Öpüşmek sahiplenmekten çok bir yokoluştu benim için. Bir hiçe sayıştı. Neyi? Aklına ne gelirse. Yel değirmenlerini yeniyordum. Sonra öptüğüm kıza karşı bile savaştığımı farkettim. Gözlerinin rengi çocukluğumun güneşli öğleden sonralarını hatırlatırdı bana. Yabanıl, mutlu ve koşturmaktan ter içinde kalmış bir çocuğun salak iyimserliği çökerdi yüzüme. Sonra bir kız mantıklı olmaktan bahsetti. Bir diğeri hayatın gerçeklerinden. Öpüyordum onları ve birlikte çekip gitmeyi düşlüyordum. Bir dağ köyüne veya ne bileyim ispanya’da bir kurabiyeci dükkanı açabilirdik. Önce bunları söylemedim onlara. Anlatınca gülüp geçtiler. Kimsenin “başka türlü bir şey” istediği yoktu. Ütopyaları yoktu. Onlarla da savaştığımın farkına vardım o zaman. Yel değirmenlerine onlar da…

Yorum Bırak

ÜFLEYİN HADİ FLÜTLERE

parlıyor suyun içinde kırmızı mavi turkuaz çakıl taşları hangisi ne kadar derin bir adam boyu bir adam bir adam dokunuyor avuçlarında eriyor taşlar kırmızı mavi turkuaz su olup akıyor adam artık ölü dalgalanıyor yosunlar ne kadar derindir ölüm boyun kadar bir adam boyu bir adam üfleyin hadi flütlere çınlasın kahkahası ışığın kısa etekli kızlar çiçekler atsın nehirlere konukları karşılamalıyım şölen masasında tabutum hoş geldiniz cenazeme geriye ne kaldı terli yumuşak parmaklarınız meraklı gözlerinizden başka benden geriye kuyruğu kesilmiş bir kedi kaldı dostlar ve kirli hırsları kuyruksuz gölgesi ışığın yere serilmiş leşi tüm gölgeler gibi anlıyor musunuz kuyruksuz da olsa gölge…

Yorum Bırak

TOPLAMA KAMPLARI

“İnsanın en büyük sorunu maddeyi ruha çevirmektir” demiş Kazancakis. Nazi kamplarında insandan sabun, kitap cildi, sicim, düğme yapıldığında belki beş bin belki on bin yıllık bir tarihin sonuna gelinmiş oldu. Bu bir bozgunun doruk noktasıdır. İnsanın maddeye çevrilmesi. İnsanlık tarihinin hiç bir katliamı, hiç bir tecavüzü bu boyutta bir yenilgi değildir. Her şeyin sıfırlandığı an. Çekilen insani acılardan çok daha fazlası var toplama kamplarında.

Yorum Bırak