Skip to content →

TOMMİKS MİSİN O’LUM SEN?

Tabanından tavana kadar kitaplarla dolu küçük bir sahaftı. Bir seksenden uzun yüz yirmi kiloluk bir adam işletirdi. Dükkanın içinde hareket etmesi imkansızdı müşteriler serçe kadar çocuklar olmasa. Çocukların boyunun yetişebileceği yere kadar çizgi romanlar olurdu. Daha üstte ciddi kitaplar.

Şimdi düşünüyorum o kadar çok çizgi roman vardı ki, İstanbul’daki “gerekli şeyler” yetersiz kalıyor. Ağzımızın suyu akarak serilere bakardık. Conan, Mister No, Mandrake, Kızılmaske, Alaska, Zagor, Silver Surfer, Örümcek Adam, X Men, Zembra, Ten-Ten, hiçbirinin hakkını yemek istemiyorum. Yalnız Tommiks’le çok alay ederdik. Süt kuzusuydu. Muhallebi çocuklarına tommiks demek adet olmuştu bizim mahallede. Conan ve Tarkan’ı kıyaslamak nasıl keyifliydi tanrım. Yüzbaşı Volkan ve Abdülcanbaz milliyetçiliğimizi okşardı da Tarkan diyince aklımıza hemen Conan gelirdi. Et, şarap, kadın, eski hanlar, büyücüler  bir oğlan çocuğunu baştan çıkarmaya yeterliydi.

Çizgi romanların arkasında geri götürünce ne kadar alacağın yazılıydı. Nurettin Amca’nın, taklit edilmesi neredeyse imkansız el yazısıyla. Yine de bazen altılar sekiz, sekizler on falan olurdu. Nurettin Amca her defasında bunu farkeder kalpazan çetesinin üstüne çöken gri renkli bir hayalet gibi çökerdi çocukların üstüne. O cüsseyle bağırsa yetiyordu zaten. Bir keresinde kahkahasıyla bir kaç kitabı yere dökmeyi başarmıştı raflardan.

Orta ikideydim. Çizgi romanların arasına dalmıştım yine. “Sen artık büyümedin mi, roman okuma vaktin geldi” demişti bana. Bu büyümedin mi tahrikiyle istemesem de üst raflara çevirdim başımı. “Yer altından notlar”. Bir korku hikayesi falandır diye aldım. İsmi “SÜPER KORKU”yu çağrıştırmıştı. Hayatımda ilk okuduğum roman buydu. Ne Jules Verne ne Ömer Seyfettin. Fakat bu Dostoyevski denilen adamdan bir şey anlamıyordum. Alıp bir köşeye attım on yapraktan sonra. Ağırıma gitmişti anlayamamak. Kitap incedir, okuyan bilir. Bir ay sonra inat edip baştan sona okudum. Bir kaç ayda rus klasiklerinin keyfini farketmiştim.

Nurettin Amca tunceliliydi. Gençken İstanbul’a gitmiş amelelik yapmış, parklarda yatmıştı. Sonra seyyar çizgi roman satıcılığı mahalle aralarında. Tunceli’den ilk çıkışı Panaid Istrati’nin bir kitabını okuduktan sonra olmuştu. Ben de bu romanyalı yazarla bütün Osmanlı topraklarında dolaştım, Mısır zindanlarında hapis kaldım. Nurettin Amca sayesinde. Yüksek sesle yazdığı şiirleri okur, belki biraz abartılmış gezginlik maceralarını anlatırdı. Panaid Istrati bu gezgin ruhla çok iyi çakışıyordu. Sonra Sartre geldi, James Joyce. Kahramanlarımın pabucunu dama attılar. Hem artık aşkı keşfetmiştim. Zulmü keşfetmiştim.

Türkiye değişiyordu ve Nurettin Amca da değişiyordu. Raflarda islamcı yayınlar yükselmeye başlamıştı şimdi. Çizgi romanların yerini de ikinci el ders kitapları, öss test soruları kaplayıvermişti. Superman Newton’un fizik yasalarına boyun eğiyordu. Nazım yerini Kısakürek’e bırakırken Nurettin Amca daha az şiir okur olmuştu. Gittikçe seyreliyordu ziyaretlerim. Bir gün duyduk ki Nurettin Amca namaz sırasında ölüvermiş. Dükkanın hemen karşısındaki camiye giderdi hep. Caminin duvarına satan yıldızları çizmişti birileri. O günlerde öldü Nurettin Amca. Belki dayanamadı o küçük çocukların büyüdüklerinde yaptıklarına. Bilsem onun için bir fatiha okurdum.

Dükkanı baş örtülü kızı devraldı sonrasında. Yayınlar gittikçe sertleşti. Dükkana sarıklı adamlar falan uğramaya başlamıştı artık. Her zaman coşkuyla bir şeyler anlatan adamın yerinde sessiz, gülümsemeyen, insanlarla bir sorunu olan bir kadın vardı artık. Toplanıp fısıldayarak bir şeyler tartışıyorlardı . İçeri girince garipser bakışlarla süzüyorlardı sizi. Oraya nasıl sığdıklarını anlamıyordum zaten. Diğerlerine ne yüreklerinde ne dükkanda yer yoktu. Nurettin amca nasıl onlarca çocuğa yer açtıysa? Sahibinin yüreği kadar genişmiş o küçük dükkan.

Geçenlerde sırf meraktan uğradım:

-Çehov var mı?”, “yok”, “panaid istrati?”, “bizde öyle şeyler bulunmaz”. Tıslayarak konuşuyordu kadın. Öyle şeyler dediğin belki senin varlık nedenindir a kadın. Belki onları okuyup yollara düşmüş bir adam yine o kitaplardan sonra bir gece anana sarıldı senin. Ananın döl yatağına düşme nedenindir belki o şeyler. Baska bir şey var mı, dedi kadın, hadi git artık, der gibi. Dışarı çıktım. Neredeyse ağlamak üzereydim. Gözlerim dolmuştu. Dişlerimi sıktım, tuttum kendimi ağlamayım diye. Tommiks misin o’lum sen?

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>