İçeriğe geç →

PATİKA – 16

// Bu yazı 17 parçadan oluşan Patika tefrikasının 16. parçasıdır //    

Çoban askerden 21 yaşında döndü. Çiçek bozuğu yüzünde sivilceler olsa da çeşmeden kahveye yürürken çocukların kendine baktığını gördü. Kahveye girince herkes ayağa kalktı, çayı geldi. Anlatma faslı başlamadan içmesi için sigara tuttular. O an büyüyüp erkek olduğunu anladı. Yine de terbiyeli yetiştirildiğinden içmedi. Evde banyo yaptı, güzel bir yemek yedi. Çayıra gitti. Çimlerin ıslak rahatlığına serdi bedenini. O günlerde çimler çim, ağaçlar ağaçtı. Çiçek açar, yeşerir, dökülür, kuruyunca kesilip yakılırdı. Koyunlar koyun, köpekler köpekti.

Sevdiği ufacık, bembeyaz bir kız vardı. Vücudunun yuvarlak kıvrımları insanın yüreğini yumuşatıyordu. Çoban artık evlenmesi gerektiğini biliyordu. İstetti. Onun gibi bir çapulsuza varmayacağını söyledi kız. Düşünde kızı gördü çoban, çırılçıplak yatakta kolları ve bacaklarını açmış. Gittikçe uzaklaştı ufaldı, gökte bir yıldız oldu. Ufacık, parlak. Aşkı büyüdü. Kız ufaldı.

Para kazanmalıydı. Annesinin altınlarıyla iki koyun aldı, köyün koyunlarının yanına kendi koyunlarını kattı. O günlerde kızı bir oğlan daha istedi. Kıvrılıp giden ırmağa bronz bir taş gibi iliştirilmişti sanki. Güneşin altında parıldayan süsüydü köyün. O da parasız olsa da yıldızların bile gönlü düştü delikanlıya. Düğün gecesi traş oldu, saçını taradı çoban. Düğüne gitmedi. Aynanın karşısına geçip yüzündeki çopurlara baktı. Uzun süre baktı. Yapayalnız bir evde, sessiz. Davul eve ulaşsa da sessiz. Boynu büküldü. Yere bakıp kaldı. Gidip yatağına kıvrıldı. Ertesi sabah yine düşünceliydi ve omuzlarının üstünde bir soru işareti taşıyordu artık. İlişmediler.

Mevsimlerin nasıl ağır çelik çarklarla döndürüldüğünü duydu, sabah aydınlığında çimlerin nasıl kederli, nasıl mahkum uyandığına şahit oldu. Tohumun telaşını izledi, yanlış zamanda açanın bu muhteşem bu keskin bu acımasız dişler arasında nasıl ölüp gittiğini. Tam altı ay omuzları üstünde zonklayan bir soru işareti taşıdı. Uykusuz, aç gezdi. Kara sevda dediler. O kendine doğanın piçi dedi. Bir piç gibi fırlatıp atmıştı kenara. Öfkeydi hissettiği ve içindeki acının kaynağını buluyordu. Altı ayın sonunda bir sabah uyandı, başını kaldırdı. Ağaçlar ağaç, rüzgar rüzgar değildi. Yıldızlar yıldız, koyunlar koyun değildi. Soru işareti kafasını kaldırdı, bir ünleme döndü. Yıllar önceydi bütün bunlar. Ünlemler soruya eğildi daha çok, bazı sorularsa ünleme. Çoban doğaya baş kaldırmanın da doğası olduğunu biliyordu artık.

Aykut omuzları üstünde bir soru işareti üst geçitte durmuş arabalara bakıyordu. Gece Karaköy’de geneleve gitti. Dükkanı kapatan son müşteriydi. Eminönü’nden otobüse binip eve döndü. Köşedeki bakkal kaçak çalışırdı. 12 bira aldı, cebindeki son parayla. Evin kapısını sessizce açıp biraları ayakkabılığın arkasına bıraktı. Süratle oturma odasına gitti. Annesiyle tam kapıda karşılaştı. “gelmiş miydi?” Gelmişti, gelmişti annesi. Kadın uykulu odasına gidip yattı. Kanepenin üstüne çarşafı serdi. Anneciği geri geldi. Kömür için para gerekti, var mıydı? Ne zaman parası olmuştu? Kadın dönüp yattı. Bir süre sonra nefesi derinleşti, uykuya daldı.

Sobayı yaktı Aykut. Kömür kokusu. O keskin, yakıcı, o huzurlu koku. Biraları odaya aldı. Hiçbir şey düşünmüyordu artık. Bira, sigara. En keyif aldığı şey hayatta. Hiç bir şey yapmamak. Altı ay önce kantırsıtrayk oynarken arkadaşı göstermişti. Çetleşirken akıllı olursa çok kız kaldırırdı. Bir gün bir mesaj aldı, Edip Akbayram sever miydi? Tam da o an kafede Edip Akbayram çalıyordu. İşte böyle başladı. Biraz ilahi yani. Hemen şarkının sözlerini yazdı. Tuhafiyecide tezgahtardı Aykut. Sabah 8, akşam 9. Kafeyi işleten adamla ahbap olmuşlardı. Bazen gece dükkanı üstlerine kilitler giderdi. Üst katta sabaha kadar kantırsıtrayk. Kız öyle geç saatlere kadar yazışamıyordu tabii. Bir de buluşmaya yanaşmıyordu, öyle hafif kız değildi. Bir süre sonra resmini de yolladı. Güzelceydi. Unutmadan işten çıkarıldı Aykut. Çok önem vermedi. Fakat çetleşecek para bulmakta zorlanmaya başladı. İş yoktu. Annesi sıkıştırıyordu. Olsundu. İki gün önce kızı buluşmaya ikna etti. Muhteşem bir şiirle. Yazıcıdan çıkardığı fotoğrafın arkasına da yazmıştı. Geceleri kanepesine uzanıp fotoğrafı koynundan çıkarırdı. Bir kıza bakar bir okurdu “Ben sana mecburum…”. Buluştuklarında söyleyeceği ilk kelimeler.

Galatasaray Lisesi’nin önünde buluşma yerine tam zamanında gitti. Acaba onunla yatar mıydı? Annesine iş aramak için çıktığını söylemişti. Bekledi. Kız gelmedi. Yarım saat sonra gelmeyeceğinden emin olsa da iki saat bekledi. Yoldan geçen herkesin yüzüne baktı. Eve gidip üstünü değiştirdi. Annesi yine para istiyordu, çıkarıp hepsini verdi. Kafeye gitti. Daha kapıda başlayan kahkahalar. Bunu biliyordu. Kafeye gitmeden önce biliyordu. Param yok dedi. Paran yoksa ne işin var dedi İbrahim abi. Sanki bilgisayarın başına bir otursa kızı bulacaktı. Eve döndü. Çekmecenin arkasındaki bütün parayı çaldı. Kafeye döndü. Saatlerce çetleşti. Bir kız aradı. “Zeynep yok mu?” dediler. Zeynep yoktu. Kimse yüz vermiyordu.

Ertesi sabah erkenden evden çıkıp gece eve meteliksiz döndü. Fotoğraftaki kızı bulmayı bile düşündü. İçinden sürekli küferdiyordu, orospu çocukları. Aykut ilk defa bir kadının içine girmişti. Bir gün önce Zeynep’le buluşsa burda ne işi olurdu. Hınçla geneleve girdi. Sabaha kadar içti. İyi içerdi ama. Sonra annesi kalkmadan dışarı şişeleri çıkardı. Yağmur başlamıştı. Müthiş bir serinliK duygusu, kanat çırpar gibi, özgürlük gibi. Çekmecenin ardında para artık yoktu. Eve geri girmedi. Yağmur bir kaç dakika soluklanıyor, biraz sonra yeniden başlıyordu. E-5 kenarına geldi. Üst geçide çıktı. İki yönde geçip giden arabalar. Henüz sakindi. Toplam yirmi araba ne yönde geçerse. Gün doğumuna doğru gidenler önce yirmiyi bulursa bu gün bir çanta çalacaktı, karşı yöne gidenler yirmiyi önce bulursa kendini aşağı bırakacaktı. Saymaya başladı. Midesi bulanıyordu. Kafası karıştı sonra. Gün doğumuna gidenler daha fazlaydı ama. Gitti bir caminin avlusuna oturdu. Yüzünü yıkadı, serin suyu içmek güzeldi. Bankta uyuyakaldı. Uyandığında bir kaç saat ancak geçmişti. Leş gibiydi. Kalktı. Ana caddeye indi. Orta yaşlı bir kadın bir elinde şemsiye, diğerinde çanta yürüyordu. Beyaz çantayı gözüne kestirip yaklaştı. Çantayı tutup savurdu. Koşmaya başladı.

Cezayir’de beyaz badanalı bir otel odasında kıvırcık saçlı, esmer bir fahişe yıkanmış yatağına uzanmıştı. Dünyanın kötüye gittiğine inanıyordu Ayşe. Tüm çağdaşları gibi bu gerçeği farketmişti. Parmağına turkuaz taşlı bir yüzük takıp elini inceledi. Güzel ince parmakları vardı. Fransa’dan araba getiren tombul bir tüccar hediye etmişti dün gece. Yüzüğü parmağından çıkarmadı. Tavanda büyük ahşap bir vantilatör dönüyordu. Yorgun gözlerini kapattı, dönen pervanelerin sesiyle uykuya daldı. Tam o anda bir kahvede poğaça yiyip, çay içen çobanın gözleri irileşti. Çocuk, kadını savurup yere fırlatmış, elinde beyaz bir çantayla koşarak geliyordu. Kadının çığlığı, caddede bağıranlar, kahvenin askıcısı dışarı fırladı. Bıyığının altından namussuz diye bir küfür savurup kaldırımın ortasında beklemeye başladı. Aykut’un arkasından iki kişi daha koşuyordu. Çoban manzaraya baktı. Koşmasını diledi. Kanatlan çocuk. Bir şans daha bulamazsın. Kaçarsan bir şansın olur. Koş. Ne bu dünyayı sen kurdun ne kanunları sen koydun. Koş. Hayata, özgürlüğüne koş. Hapiste ya daha da batmak bekliyor seni ya koca adamlar tarafından sikilmek. Bulutlar saklasın seni, koş.

Ne yalnızların ardından koştular böyle, ne açların, ne yaralılara yardım için böyle koşmuşlardır. Biz eşşek miyiz çalışıyoruzdan fazlası yok bu gayrette. Aykut göğsü körük gibi inip kalkarak askıcının soluna yöneldi sonra ani bir hamleyle sağa caddeye sıçrayıp muhteşem bir hamleyle askıcıyı geçti. Çoban sevinçten bir çığlık atıyordu az kalsın. Çamura bulanmış, şişman kadın şirret bağırtısıyla o tarafa yaklaşıyordu. Çoban gülümsüyordu ki ekip arabasının geldiğini gördü. Ara sokaklara kaç. Saklar seni. Çocuk arkadan gelen arabanın farkında değildi. Yalnızca çılgın gibi koşuyordu. E-5’ten dikey bir geçiş sonra ortalıktan kaybolacaktı. Çoban nefesini tuttu. Devlet geliyordu. Açken, ilaçsızken, işsizken parası olmasa da 90 beygirin üstüne binmiş devlet geliyordu. Çocuk rüzgarı arkasına almıştı. Bir hayvan gibi kaçıyordu. Kaç kurtul çocuğum, hayatından kaç yıl çalabileceklerini kim söyledi onlara. Neden 3 yıl, neden 4, neden 5 değil veya altı ay? Hapislerdeki doluluk oranıdır hayatından kaç yıl çalınacağının hesabı. Hadi hayatınızdan çıkarın da bir yıl verin. Senden çalarken hiç düşünmeyecekler. Arkasından üflüyordu çoban. Şu çelimsiz salak oğlan bir kağıt parçası gibi uçup gidecekti.

Çocuk E-5’e varmıştı ki polis arabasını farketti. Koşarken kafasını çevirip yaklaşan arabaya baktı. Kısacık bir an. Sağından su taşıyan bir kamyonet çarpınca yere kapaklanıverdi. Yağmur altında insanlar susup kaldılar. Kafasından asfalta sızan ılık kan buğulandı. Hastaneye, yakaladıkları hızda götüremeyeceklerdi.

Aykut yerde yatıyordu. Uçuyormuş gibi bir hisse kapıldı. Çevresinde gürültü ve kalabalık vardı yalnızca. Seçemiyordu. Yağmurun altında ıslandığını hissetti. Annesini düşündü. Sonra yağmur damlalarının teker teker düştüğünü farketti. Bunu çocukluğundan bilir her insan. Dikkat etmez. Damlalar nasıl olup da çarpışmadan düşebilir. Tane tane. Milyarlarca tane. Birbirine değmeden, sırayla. Yağmur ne kadar saygılıdır. Çocuk mutlulukla gülümsedi. Sen şu göklerin düzenine bak.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>