İçeriğe geç →

PATİKA – 10

// Bu yazı 17 parçadan oluşan Patika tefrikasının 10. parçasıdır //    

Çoban dar sokaklar arasından kıvrılarak bir tepeyi tırmandı. Kaldırıma oturmuş bir grup genç ellerinde kahverengi bira şişeleri, konuşmalarını kesip süzdüler. Selam verdi, selam aldı. Sorunsuz geçti yanlarından. Adam yerine konduklarını hissettiler herhalde.

Üfürükçüye hocaya inanmazdı çoban. Henüz budistler, medyumlar, doğal hayat uzmanları köyüne ulaşmamıştı. Henüz islam yeterliydi köyde bu ihtiyaçları karşılamaya. Bu yüzden reenkarnasyon, parapsikoloji falan henüz bir fikri yoktu.

Dokuz on yaşlarındaki halini hatırladı. Köyde bakkal duvarını, köyün tek bakkalının kerpiç duvarını delip bir gece içerde ne varsa çalmışlardı. İlçede meşhur bir hoca vardı. Hırsız kimse, mallar neredeyse şıp diye bilen ak sakallı yaşlı bir adam. Hoca iki çocuk istemişti. Mavi gözlü, henüz kadınları bilmeyen iki oğlan çocuğu. Biri Ahmet’ti bu çocukların. Bir temmuz sabahı dolmuşa binip ilçeye götürdüler. Efendi ol, adam gibi sessiz otur, hoca efendi ne derse iyi dinle.

Bahçeli bir eve varmışlardı. Selamün aleyküm. Çocuklar bunlar demek. Kurumuş parmaklarıyla çenesini tutup yüzünü gözlerine çevirmişti hoca efendi. Derin derin bakıp, iyi demişti, ikisi de mavi gözlü. Kendisi bir sedire oturmuş çocuklar önünde bağdaş kurmuştu. Üstlerine beyaz bir çarşaf attılar hemen. Arapça kelimeler fısıldandı sonra. Fısıltı halinde. Ağzından tükürük saldığını açığa vuran bir konuşma biçimi. Gece namaz kılarken annesinin ağzından da bu tükürüklü fısıltı çıkardı. Üç defa fatiha okuyun. Şimdi başparmağının tırnağına bak. Tırnakta bir süre sonra bir insan silüeti görünmesi gerekiyordu. Hoca bekledi. Ne görüyorsun? İnce mi şişman mı? Bıyıklı, sakallı? Defalarca sordu hoca. Bir şey görmüyordu Ahmet. Tırnaklarının arasında biraz kir vardı. Yaşlı adam sinirle kaldırdı çarşafı. Cünup musun len eşşoğlu eşşek? Git abdest al da gel. Ahmet kıpkırmızı bir suratla odadan çıktı. Utanıyordu. Diğer çarşafın altında Musa olan biteni dinliyordu tabii. 

Kalbinin şiddetle çarptığını hissetti Musa. Göğsü daralıyordu. Ahmet’ten bir kaç yaş büyüktü ve otuzbir çekmek onun sırrıydı. Şimdi bir anda bunun nasıl da herkesçe bilindiğini anlamıştı. Tüm dünya biliyordu demek. Bıyıklı dedi Musa. Omzunda bir tüfek var. İnce orta boylu. Aksayarak yürüyor. Köyün bekçisini anlatıyordu. Yanlarında bakkal dişlerini gıcırdattı, vay eşşolusu. Hoca son derece sakin sordu, mallar nerede? Musa düşündü, yardım ister gibi başparmağına baktı. Tırnağından dumanlı resimler geçti. Okul yolu, çeşme, samanlık, evler, çiftleşen iki at, sarışın bir kadın. Nerede, soru tekrarlandı. Biraz daha beklese uydurduğunu anlayabilirlerdi. Bir ev var. Bahçesinde iki at, saman yemekte. Bir de çeşme var bahçede. Mallar samanlıkta, paralar içerde kilimlerin altında. Çarşafı kaldırdı hoca, Musa’yı alnından öptü. Kalbi temizmiş bu çocuğun. Cebinden renkli şekerler çıkarıp uzattı. Musa kimsenin yüzüne bakamadan aldı şekerleri. Ahmet geri döndü o sırada. Kimse ilgilenmedi fakat. Hoca rahatlamış, ona da bir kaç şeker uzattı. Babasına bakıp göz kırptı çaktırmadan. Adam gülümsedi.

Bütün bunları düşünerek tarif edilen eve vardı çoban. Musa’yı nasıl kıskandığını hatırladı. Köyde çıkan kavgayı, bekçinin köyü terkedişini. Musa’nın hala tırnağına dalıp gittiğini hatırladı. Baş parmağına bakıp, başka bir dünyaya dalması. Cinli diye adı çıkmıştı zamanla. Bir tırnak. İnsan yıllarca ne görebilir, ne görmeyi umut edebilir veya?

Gece kondunun tahta kapısına vurdu. Bir daha. Bir daha. Sonunda içerden Lale’nin sesi duyuldu: Geberdin mi geliyorum. Kapıyı araladı. Ak saçlı, dişleri dökülmüş, rahatsız edecek kadar kirli bir kadın. Ne var? Çoban yutkundu. O anda her şeyin yaşlı bir bunağın uydurması olabileceği ihtimali aklına geldi. “Bir kadını arıyorum, gebeymiş. Aşağı mahallede yaşlı bir adam söyledi. Gözlüklü”. Sustu, devam edemeyecekti. Kadın kapıyı sonuna kadar açtı, şişkin karnını ortaya sererek. “Allahın cezası önüne gelene anlatıyor bu günlerde. Gel; süklüm püklüm bakıp durma. Adam yemiyorum ben”.

Ahmet geri dönmek istedi hemen, fakat kadının karnından gözünü alamıyordu; sustu yalnızca. Diz çök, dedi kadın. Tanıdık bir durumdu bu. Denileni yaptı yine çocukluğundaki gibi. Eteğinin içine soktuğu yün kazağı kaldırdı kadın. Üzerinde şişkin kalın damarlar, derisi çatlamış, morarmış bir karın. Ter ve çürümüş sebze kokusu yüzüne vurdu. Ellerini koy dedi Lale. İki elini kadının karnına koydu. Kokudan midesi bulanıyordu. Solucan dolu bir torbayı avuçlarına almış gibi, yumuşak karın kıpırdandı.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>