Skip to content →

Ördek başı yeşili kadife ceket ve Schrödinger’in kedisi – 8

Tahsin’in dediği:

“Hayatı ertelemek nasıl bir şey”

Yeni kolileri eve çıkarıp diğer boş olanların yanına koydum..
Çıkarken balkon kapısını ve pencereyi kapatmadığımdan içerisi iyice soğumuş, ancak içerideki sigara kokusu gitmişti.. Balkon kapsını kapattım, pencereyi yarı açık bıraktım..
Salondaki doldurduğum kutuları boş odaya taşıdım.. Defterlere yine dokunmadım..
Önümde uzun bir gece, muhtemel bir migren atağı daha vardı..

Kitaplıktan birkaç rafı daha salona taşıyıp, kutulara doldurdum. Bu kez doldurduklarımı salonda bekletmeden hemen boş odaya diğerlerinin yanına taşıdım.

Kaç aydır hiç açmadığım televizyonun yanındaki kutuyu ve kırmızı radyoyu yerlerinden kaldırmadım. İşyerindeki eşyaları o kutuya nasıl sığdıracağımı, odadan nasıl çıkacağımı kaç yıl önce düşündüğüm aklıma geldi.. Düşündüğüm gibi olmamıştı..

Dokuz virajlardan döne döne kıvrıla kıvrıla vadiye girilir, vadide ilerledikçe yolun her iki yanındaki tepeler kuzey-doğu istikametinde yükseldikçe yükselir. İş yerindeki bir söylenceye göre o vadiye buraya çalışmaya gelenlerden ne bir giren olmuş ne de vadinin sonunu ve yaylayı gören olmuş. İş, mevzuata göre acele hallerden olduğundan seçim şansım olmadı. Ertesi gün sabah gün doğmaya yakın yola çıkacağım. Bu yüzden salona T.nin kitaplığının hemen önüne koyduğum siyah çalışma masasında oturmuş ertesi günkü işler için dosya okuyup şablon evraklar hazırlıyordum..

T.. annemin çeyizinden kalmış, bir zamanlar Gizmo’nun bir kenarında uyuduğu kavrengi-sarı desenli üçlü koltukta oturmuş televizyon izliyor, arada bir okuduğum dosyalarla ilgili sorular soruyordu. Bir vakit sonra kalkıp mutfağa gitti. Yaklaşık on dakika oyalandıktan sonra odaya elinde bir tepsi ile geldi. Kavun-ki en sevdiği psikopatça her sabah bir dilim yediği meyvedir- Erzincan tulum peyniri, ısıtılmış ton balığını koltuğun önündeki yine annemin çeyizinden kalan uzun sarı ahşap sehpaya koyup mutfağa gitti. Elimdeki dosyaları bırakıp mezelere baktım. T.. elinde bir bardak kola bir parça ekmek ve iki çatalla içeri girdi.

Dayanamayıp, “güzelim nimetleri heba ediyorsun, kola ile yenir mi bunlar?” deyip güldüm.

Burada kestim hikayeyi ve devamını okumadım.

Ömür F.: Kendi yazdığın bir hikayede kendinden “T.” diye bahsedemezsin, yazıyı ‘Tahsin’in dediği’ olarak yazamam yoksa..

Tahsin: (konuşmadı bile)

Tahsin’in dediği -2:

‘Mutfağa geçip, çay demlemek içip çaydanlığın altını yaktım.. Bir sigara yakıp camdan sokağı izlemeye başladım.. Eskiden yazdığım bir öykü geldi aklıma.. Öykülerimde karşıdaki bakkalla çok uğraştığımı düşündüm sonra. Bir gün saymalıyım, kaç öykümde geçiyor dedim..

Bir bardak çay alıp, salona geçtim. Bir sigara yaktım. Yerdeki defterlerden O’nu yazdıklarımdan bir tanesini alıp okumaya başladım..

“…Belki de bunca şeyi yazmam senin bana inanmadığını söylediğin içindir.. Oysa bu söylediğinin gerçek olup olmadığını da kelimelerinden bilemediğim içindir.. Bu yüzden o geceden sonrası gerçek değil S….”

“Hayatı ertelemek nasıl bir şey” diye sorduğu geldi aklıma.. Hiçbir zaman anlatamayacaktım artık.. Sadece kelimelerle var olan bir şeyi gerçeğe dönüştüremedik.. O’nun sorusunun ironisi mi, benim hayatımın ironisi mi diye düşündüm..

Bozuk el yazımla ve yeşil mürekkeple yazdığım defteri, baştan sona, okumaya başladım.. Kaç saat sürdü hatırlamıyorum.. Çay almak için mutfağa gitmek dışında hiç ara vermeden okudum.. Yazmadığım ne kalmıştı acaba..

Defteri sehpanın üzerine bırakıp kanepeye uzandım.. “Hayatı ertelemek nasıl bir şey” … Hayatı ertelemeyi bile yanlış yerde aradığımı anladım. “Bazen sadece tek bir kelimeyi kulanmak ihtimalini kaybetmekmiş hayatı ertelemek. Gitme diyememekmiş” diye düşündüm..

– Bak üstad, ben içerim.. Darılmaca yok. Çok içmem, hem burada içecek ne mekan var ne de benim aradığım ortam var. Rakı içeceksen sohbet edecen. Rakı ile sohbet beraber ilerleyecek. Önce çakırkeyif olacan. Çakırkeyif oldun mu, anlatacak hikaye de çoğalır. Sohbet kıvamını bulur. Haa bir de herkes konuşacak, anlatacak. Ben içerim sen içmezsin. Benim hikayeler seni sarmaz, seninkileri ben anlamam. O yüzden en fazla haftada bir akşam içerim.

– Ben hiç içmedim. İçmeyi de düşünmedim. Ama sana karışamam. Rahatsız da olmam.

Bunları söylese de yüzünde hafiften bir bozulma gördüm. Ama konuştukta anlaştık, anlatacak hikayeler bulduk. Bir duble derken üçüncü dubleyi doldurdum. İçerse bir gün, ilk beraber içeceğimize dair söz bile aldım T..’den.

Uyandığımda gece yarısını geçmişti.. Hafiften baş ağrısı vardı ancak beklediğimin aksine henüz migren atağına dönmemişti. Gidip önleyici ilaç içtim..

Kitapları kolilemeye devam ettim.. Kutunun içine attığım her kitapta O’ndan kaçtığımı biliyordum. Bu yüzden kitapların isimlerine bakamadım..

Bitirdiğimde, ellerim, kollarım ve sırtım ağrıyor, gözlerim acıyordu. Ağzımda acı bir tat vardı. Çay ağzımın tadını hiç değiştirmezdi. Belki kahve.. Oysa ben kahve sevmem. Migreni tetiklediğini söyler bütün teklifleri reddederim. Bende migreni tetiklediğini hiç hatırlamam oysa..

Lise son sınıftan beri yanımdan hiç ayırmadığım bir öykü kitabı ile seçtiğim bir iki kitabı siyah çantama koydum.. İki siyah moleskine defteri ve bir tomar beyaz kağıdı da ayırıp çantaya koyduktan sonra, etrafta ne kitap ne de defter kalmamıştı.. Sonra kim bilir ne zaman hangi vesile ile almış bir iki sayfa karıştırıp bir yerde unutmuşumdur diye evin her yerini gezdim. Görünürde başka kitap kalmamıştı. Varsa da artık annemler bulacaktı..

N ile Beyoğlu pasajındaki ilk buluşmamızda rakıyı beraber içeceğimize dair verdiğimiz söz geldi aklıma. O gün yorulmamış belki yeni başlamıştık hayata.. İkimizde ayrı ayrı yollarda sevgililerimizin kollarında veya yokluklarında en çok da hayata bir go oyunu gibi değil de satranç gibi bakmalarında kaybetmiştik..

Pasajda, N’nin hiç yabancılamadığım dudağında bulduğum huzuru, o akşam yıllar sonra bulabileceğimi bilsem ve söylesem isterdim. Alfabenin H’si de S’si de hep aynı olacak. Hiç’in H’sinden Huzurun H’sine kutulara doldurulmuş bir hayat ve yorgun bir öpüşme götürecek beni diyebilseydim diye düşündüm. N. ellerimden tutmuş ilk sevişme için beni otele götürüyordu.

Balkona çıktım..

Gün doğmak üzereydi. Doğuda hava kızıla boyanmış, şehrin ışıkları canlılığını yitirmeye başlamıştı. Günün ilk arabaları caddelere sokaklara çoktan çıkmıştı. Bakkaldan, simit ve sigarasını almış günün ilk işçileri de çıkıyorlardı. Serin havada bir sigara yaktım. Onlar da ilk sigaralarını yaktılar.. Deniz kenarında gün doğusunun kızıla boyandığı hastane sabahını düşündüm.. Uzakta kaldı o günler dedim..

Sabahın serininde sigaram bitince içeri geçip aynı kanepeye uzandım..

“Bilirsin söz suretten önce de vardı.

Daha madde var olmadan, onu görecek göz, çukuruna yerleşmeden önce de…

Kelimeler henüz ağzın kuytusuna yuvalanmadan, sürtünen taşlar henüz kulağı çınlatmaya, ay gökte ışıldamaya başlamadan, dağlar doğmadan, deniz çukurları suyla dolmadan önce de, söz, bir yerlerde gezinip dururdu…

(Zaman var mıydı o vakitler, bilmiyorum. Ama “o vakitler” diyebildiğime göre herhalde o da vardı).

O sıralar ele avuca sığmazdı söz. Alabildiğine özgürdü.

Tarif edilemezdi. İşaretlere ihtiyaç duymazdı. Kağıda geçirilmez, kaydedilmez, dile gelmez, kalemin ucundan dökülmezdi.

Sana gönderdiğim mektuplara da sığmazdı o.

Sadece belleğin gücüyle sınırlıydı ömrü. Dile dönüşmemişti daha.”

Uzak Kış, Kayıp Güz/Tuncer Erdem

Söz olmasaydı, N, H, S -hatta M- hayatı bir yerlerden kırar mıydı?

Ömür F.’nin dediği:

Bunları ben demedim. Hepsini T. dedi. Yemin edebilirim. Benim için mi dedi, yoksa kendisi için mi anlamadım. Ben o sürede, o surette hatta, o surette hatta, hatta o surette rakı içiyordum yemin edebilrim. Erzincan tulumu, kavun ve ısıtılmış ton balığı vardı meze olarak. Dokuz virajları ben de gördüm. Oturmuştuk T. ile virajların başına. İnanamadık önce orada olduğumuza. Bundan sonra da inanmak istemediğimiz, istemediklerimiz gibi. Annemin çeyiz koltuğu, Gizmo’nun fotorafı hepsi vardı. T. orada, o odadaydı. Gördüm. Yemin edebilirim.

Ömür F.: Kendi yazdığın bir hikayede kendinden “T.” diye bahsedemezsin, yazıyı ‘Tahsin’in dediği’ olarak yazamam yoksa..

demiştim.

Tahsin: (konuşmadı bile)

Hikayenin devamını okuyunca anladım.

Odada, oda da, o da ve hatta oda boştu.

Özür diledim.

Yemin ederim.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>