İçeriğe geç →

Ördek başı yeşili kadife ceket ve Schrödinger’in kedisi – 1

Güldü. Deli deli, tuhaf tuhaf, tuzlu tuzlu, mutlu mutlu, karışık karışık, anlamaz anlamaz, çifter çifter güldü.

Ömür İklim Demir – Muhtelif Evhamlar Kitabı

T. dostumdur. Kendisi bir oyun oynamayı teklif etti, ben de kabul ettim. Ortak bir hikaye yazacaktık. Buna göre o hikayenin belli bir kısmını yazıp bana gönderecek, ben de onun kurgusunu başlatmış olduğu hikayeyi sonraki cümlelerle devam ettirecektim. Bu böyle sürüp gidecekti; ta ki hikayenin konusuna, kurgusuna ve temasına uygun son altın vuruş cümleyi biri yazana kadar. Beni bir şeylere teşvik etmeye çalıştığını görüyordum. Hal(i) ile ilk cümlelere o başladı:

Kaleme girdiğimde, üzerinde dirsekleri sürtünmekten eprimiş kaz boku yeşili kadife ceket ile eğilmiş, katibe elindeki notları dikte ettiriyordu. Beni görünce kafasını kaldırıp şöyle bir süzdü ve hiçbir şey söylemeden bilgisayar ekranına ve elindeki notlara geri döndü. İşinin bitmesini beklemenin uygun olacağını düşünerek sessizce kapının girişindeki sandalyeye ilişip etrafı incelemeye başladım.

Uçak inişe geçtiği zaman usulca dürttü beni N., Uyan hadi, geldik. Yola çıkarken üzerime geçirdiğim kadife ceket beni terletmiş, daracık koltukta -yandaki tanımadığım adama dokunmamak için- içime sinip uyumaktan iyice pişmiştim. Dilim damağım kurumuştu. Sıkıntıyla kendime gelmeye çalışırken koridordan geçen hostesle göz göze geldiğimiz anda “su” dedim.

Hostes Almandı. Ne dediğimi anlamadığından yanıma gelip ne istediğimi sordu tekrar. 1986 senesinde babamı görmek için Almanya’ya gittiğimizde de aynı ikilemi yaşamıştık hostes ablayla. Ben su istedikçe o soda getirip duruyordu. O zaman yedi yaşımda olduğumdan su-soda, Türk-Alman ikilemini anlayamamıştım. Ayrıca sodayı kana kana içemiyor, o gün de annemin yolda hastalanmayayım diye beni kat kat giydirmesinden dolayı, kadife ceketle yaşadığım sıcaklık bunalmasını yaşıyordum. Almanların bizim bildiğimiz su kavramı olmadığından ‘mineral wasse’ diye kestirip attım bu sefer. Sıkıntıyla arkama yaslandım çocukluk-baba-almanya anıları ile… İnişe geçtiğimizden, zaten hiçbir şey getirmeyeceklerdi.

Yaklaşık 10 dakika sonra kafasını kaldırıp sen de kimsin kabilinden bir bakış fırlattı bana. O zaman kendimi tanıttım. Ara kararnameyle daireye yeni atandığımı belirtip işini böldüğüm için özür diledim.

“Önemli değil üstad, hoşgeldiniz, hoşgeldiniz” diyerek yanıma gelip hararetle elimi sıktı. Katibe dönüp “sonra devam ederiz” dedi koluma girip beni odasına sürüklerken. Kapıdan çıkarken de omzunun üstünden arkasına seslendi: “Ahmet, bize iki çay söyle!”

Almanya’da yaşama teklifi N.’den gelmişti. Frankfurt-Goethe enstitüsünde doktoraya kabul edilmişti. Henüz bir yıldır tanışıyorduk ama aramızda ikimizin de dilllendirmediği yeknesak bir bağ oluşmuştu. O benim yazdıklarımı okumuş ve mesaj atmıştı. Üzerinde uzun uzun konuşmuş, mailler ve mesajlar yoluyla başka konular, başka mecralar derken üç ay sonra benim İstanbul’a gelmem, yüz yüze görüşmemiz, Atlas Sineması’nda Onur Ünlü’nün ‘sen aydınlatırsın geceyi’ filminden sonra eski bir ingiliz hapishanesi olan Galata Evi’nde gürcü şarabı ve yemeği, akabinde Şişli’de bir otelde kalmamız konusunda kavilleşmiştik.

Her şey planladığımız gibi gitmişti. İlk buluşma anından birbirimizi yadırgamamış, hemen el ele tutuşmuş, yarım saat sonra Beyoğlu pasajlarında öpüşmeye başlamıştık. İkimiz de geçmiş ilişkilerden yorgunduk ve yaşlılar gibi sadece huzur arıyorduk. N. -biraz da entellektüel ve akademisyen kimliği nedeniyle- benden daha olgun ve kararlıydı. Ben ise hayatımın her döneminde Schrödinger deneği gibiydim. Kutu açıldığında sağ ya da ölü olup olmadığımı kutuyu açmadan bilsinler istiyordum. N. de bildiğini hissettirmişti zaten işte.

İlk sevişmenin ertesi sabahı otelde kahvaltı ederken ikimizin de bu ilişkinin devamlılığı üzerine kallavi planları hazırdı bile…

O dönem karadenizde küçük bir kasabada mezun olduğum fakültenin gerektirdiği asli memurluk işini yapıyordum. İstanbul’a iki haftada bir gidip geldim. İlişkimiz böylece sürüp gitti. N. ile Almanya’ya uçmadan üç ay önce babam öldü. Yüklüce bir mirasa kondum. Artık sadece okumak istediğimden -bir ölçüde de sıkıldığımdan- memurluğu bıraktım. İşte bu nedenle N.’nin Almanya’ya birlikte gitme ve orada bir süre yaşama teklifi gayet makbuldü.

Son üç aydır zaten dışarı çıkmamış, 50 kuşağı öykücülerin kitaplarını tekrar tekrar okumuş, şişelerce şarap ve bira devirmiş, ellerim nasır bağlayana kadar dostlarıma eski usul dolmakalemle mektuplar yazmış, az düşünmüştüm.

Almanya’da durum değişmeyecekti velhasıl. Paralar suyunu çekserse de danışmanlık, çeviri vs. yapardım. Alman biraları da güzeldi üstelik. Asitsiz ve tok. Hem… hem… hem Frankfurt, doğduğum ve çocukluğumun geçtiği Friedberg’e yalnız otuz kilometre uzaklıktaydı… Yalnız o kadarcık…

– Ne yalan söyleyeyim, sizi hiç beklemiyorduk üstadım. Yılın bu mevsiminde kararname görülmüş şey değil. Üstelik kış kıyamet, buraya varabilmeniz bile bir mucize, dedi.

-Ben de buraya atanmayı hiç beklemiyordum. Adını bile daha önce duymamıştım bu kasabanın, dedim, ben de. Odayı inceliyordum.

1960 yıllarında yapılmış klasik bir hükümet konağı. Duvarların renginden başka neredeyse hiçbir şey değişmemiş. 1971 büyük Bingöl depreminin neden olduğu çatlaklar bile duvarlarda hala. Karşı duvarda yakaladığım bir çatlağı izlediği yol boyunca takibe aldım. İki duvarı aşan çatlak gez-göz-arpacık hizasıyla masanın yüzeyi sathında son buluyordu. Tam da kaz boku yeşili kadife ceketin eprimiş dirseğinin durduğu yerde.

Ellerini birleştirerek masaya dirseklerini paralel şekilde dayayıp öne doğru eğilmiş bana bakıyordu. Çatlağı takip ederken dirseğine, oradan koluna, göğüs kafesine… derken gözgöze gelmiştik. Dudağının kenarındaki ince sırıtışı farkettim bir an, ürkekliğimi hissetmiş gibi…

-Peki ben nerede kalacağım?

Otele adım atar atmaz kendimi yatağa atıp odayı incelemeye başladım. Duvarı ortalamış çift kişilik bir yatak, iki başında komidin ve düşük wattlı abajürler, girişteki kısa koridorda ahşap bir elbise dolabı, tokmakları pirinç kapılar ve kadife, kahverengi perdeler… Tuvalet banyo tam yatağın karşısındaydı. N. odaya girer girmez gömleğini çıkartıp 37 ekran televizyonun üzerine attı. İkimizde televizyon seyretmezdik. Dolayısıyla onun bu hareketi “kurallarımız değişmedi” tavrından öte bir şey değildi. “Ben duşa giriyorum hemen” diyerek tuvalet-banyoya yöneldi. Doğrulup, gümrükten aldığımız Glenlivet-18’i açıp bir iki yudum çektim. Botlarımı çıkardım. Kadife perdeyi aralayıp, fransız balkonu, otele gelirken geçtiğimiz iki yanı kiraz ağaçlarıyla kaplı yolu seyrettim bir süre. Camı açtım. Burnuma belli belirsiz çürümüş yaprak kokusu geldi. Tekrar kendimi sırtüstü yatağa attım.

Banyonun kapısı açıktı. N. banyodan çıktı. Hafif dokunuşlarla kendini kuruladı. Onu izliyordum. Bukleli kızıl saçlarını, büyükçe ve hafif sarkık göğüslerini, irileşmiş meme uçlarını. Onu izlediğimi biliyordu. Kurulandıktan sonra tuvalete oturdu. Bacaklarını açtı. Kasıklarındaki kızıl tüyleri görebiliyordum yattığım yerden. Gözlerimin içine bakarak işeyip kurulandı ve yanıma geldi. Kadife ceketimi çıkartıp komidinin üzerine fırlattı. Suratıma oturduğunda bile yorgundum.

Sabah gözümü açıp sigara arandığımda ilk ceket gözüme ilişti. İç cebinde sürekli kullandığım dolmakalem ve yarım kalmış bir mektubun ilk cümleleri görünüyordu:

“Sevgili dostum T…”

Kategori: DÜZ YAZILAR

Tek Yorum

  1. Ay Lin

    harikaydı… içtenlikle kutlarım…

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>