Skip to content →

Metin üzerinde çalışmalar / 11

13
Giderken bıraktığı notu ertesi gün kahvaltıdan sonra buldum. Salonun kapısının yanındaki küçük sehpanın üzerinde. Yanından geçerken rüzgarımla hareket edince farkettim. Erken kalkmak zorunda kalmış çocuk gibi, doğrulup yavaşça geri uzandı yerine. Ne olduğunu görür görmez anladım elbette. Alıp masaya oturdum, okudum. Sonra kalkıp bir çay koydum kendime. Masaya dönüp yeniden okudum.

Kolumu yerçekiminin insafına bırakınca dikkatim dağıldı. Hayret nasıl da ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Elim önce masaya çarptı, masanın sarsıntısıyla çay tabağında duran kaşık mesai başlangıcını haber verir gibi şıngırdadı. Zehra’nın kısa notunu masaya koydum. Çayımdan son yudumu da alıp masadan kalkarken günün rutini çoğu gün olduğu gibi hissettirmeden içine alıverdi beni. Ortalıktaki çamaşırlar, yatak toplandı. Yerler süpürüldü. Zehra da not da sıradan günlük işler arasındaki kısa, parlayıp sönen görüntülere dönüşüvermişti. Kafamda canlanan sahneler kırık dökük anılardan başka bir şey değildi.

İzleyen günlerde de değişen çok şey olmadı. Dönmesini falan beklemedim. Hatırladıkça mutlu oldum yalnızca. Aklımdan başka bir yere kaydetmediğim her şeyin yavaş yavaş kaybolacağını biliyordum. Birkaç beylik an dışında ikimizden de silinecekti her şey.

Gidişinden iki hafta kadar sonra öğrenecektim keyfinin yerinde olduğunu. Uzaktan görünce iyi, güzel dedim içimden. Çok da seçemedim ya, uzun uzadıya da bakmadım. Göründüğü kadarıyla yanındakiyle keyfi yerindeydi.

Bir süre sonra eşyalarımı toplayıp annemle babamın öldüğü eve döndüm. Salonun ortasına kadar ayakkabılarımla girip toz içindeki koltuklardan birinin üzerine oturdum. Camdaki lekelerin arasından damla damla sızan güneşle parladı koltuktan kalkan toz bulutu. Elimi, yüzümün önünde biraz sallayıp nefes almaya çalıştıktan sonra uzun uzun etrafa baktım. İçine aynı oranda gri katılmış renklerin üzerinde elimi gezdirdim; koltuğun önündeki sehpanın, sağdaki abajurun, kolçakların. Ne çok toz birikmiş dedim içimden. Ne çok zaman geçmiş üzerinden.

Ter içindeki ayaklarımı ayakkabıdan çıkarıp koltukta ileri doğru kaydım. Ayaklarımın kokusu burnuma ulaşmadan dalmışım. Karşımdaki pencereden vuran güneş önümdeki sehpanın üzerinden gözüme yansıyana kadar uyuklamışım. Uyandıktan birkaç dakika sonra, kaslarımı saran dinçlikle, evden çıkmaya karar verdim. Hep bu delikte kalamazdım. Yolu neyse bulup, bir şekilde, etrafıma örülü bu duvarın üzerinden atlamam gerektiğini düşündüm.

Güneş gözlüklerimi takıp kendimi Kızılay’a attım. İçimde büyüyen korkuyu kalabalığın içine karışınca fark ettim. İşbirlikçi bir köstebek, korkak bir katil tavrıyla atıyordum adımlarımı. Etrafı kolaçan ederek, basbayağı ürkek, tedirgin ama bir maskeyle soğukkanlı görünmeye çalışarak, yavaş yavaş. Neticede yakalanmadan döndüm deliğime.

O günün akşamında, bir cesaretle, eski arkadaşlarımdan Naci’yi arayıverdim. Kısa bir özet geçtim. Normal bunlar dedi, yeni çıktın. Hoşgeldin. Sesindeki sıcaklığı beklediğim söylenemez. Hoşuma gitti tabii.

Naci’ye olanları anlatırken o güne dek bırakılmış bütün notlar elimdeydi. Birkaç tanesini okurken tek kelime etmeden dinledi.

“Gücümün yarısını seninle gitmeye harcadım. Daha fazla gitme riskini göze alamam. Sen tükenene kadar gideceksin biliyorum. Umarım tükenmeden karayı görürsün”. Zehra

“Yol burada bitiyor. Söyleyecek çok söz var ama bu otobüsü kaçırırsam gitmekten vazgeçebilirim”. Başak

“Akşam yemeğe bekleme”. Tuba

“Artık bitmesi gerekiyor sanırım. Emin değilim farkındayım ama böylesinin daha iyi olacağına olan inancım ağır basıyor. Bendeki anahtarları ayakkabılığa bıraktım”. Hazal

“Zaman kontrolüm dışında, davranışlarım da öyle olmaya başladı. Artık dönmeliyim”. Elif

“Elif” diye mırıldandı belli belirsiz. Aradan yıllar geçse de yarası sızlamıştı belli ki. Ama konuyu hiç açmadı. Derin bir nefesin ardından “ne yapacaksın peki?” diye sordu. Bilmiyorum dedim. Sessizce “iyi bakalım” dediğini duyar gibi oldum. Daha fazla da uzatmadık sohbeti.

Sonrasında yeni bir ev bulmam birkaç günümü aldı. Hayatımın çöpe atamadığım beş kolilik kısmını, hep olageldiği gibi, anadoldan bozma bir pikaba yükleyip taşındım. Akşamüzeri yan komşuyla karşılaştık. Lafladık ayaküstü. İşten dönüyordu herhalde. Taşınırken görmüş pencereden, çok tanıdık gelmişim, bir yerden çıkaracakmış. Parlak pembe rujlu dudakları harikaymış.

Kapı önünde sohbetimiz birkaç dakika sürdü. Ben, siyah takım elbisesinin kısa eteğinin altındaki incecik bileklerine bakarken akşam yemeğine buyur etti sağolsun. “Eşyalarınız dağınıktır şimdi, bana buyrun yemekte, ben hazır olunca haber vereyim”. Peki dedim, teşekkür ettim nezaketi için. Son değişiklikler bu şekilde.

Defteri kapatıp masanın üzerine koyarken gözüm Metin’deydi. Sol avucundaki nasırları sökmeye çalışıyordu. Dudakları yaptığı işin ciddiyetine uygun şekilde büzülmüş, mekandan tamamen kopmuştu. Nice sonra kendisine dönük gözleri fark ederek durdu. “Eeee Hocam okudun mu?” diye sordu ümitle.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>