Skip to content →

KURU – YÜK / BELKİ… / DEĞİL – 2

Aylar önceydi. Vapur iskelesinin yanında denizle karayı ayıran duvarın üzerine bir arkadaşım için aldığın kitapları bırakmış sigara içiyordum. Kalabalığın arasında siyah sırt çantası, elinde iple bağlanmış mukavva bir kağıda sarılı eski postaları hatırlatan bir kutu, yüzünde o kalabalıktaki hiç kimsenin yüzünde olmayan, güne, güneşe, denize iyi ki varım dedirten bir ifade, bir telaşla önümden geçti. Öylece kaldım ben. Arkasından bakarken vapura binip kayboldu. Hemen kitapları alıp peşinden koştum. Vapura ben de binecektim ki, biletim olmadığından turnikeden geçemedim. Bilet gişesine vardığımda önümde üç dört kişi vardı. En öndeki adam, bozuk para yüzünden biletçi ile tartışmaya girmiş oyalanırken bir yandan onları, bir yandan da vapuru gözlüyordum. Adam tartışmayı bırakıp biletini aldıktan sonra söylene söylene turnikeye giderken, ben daha fazla beklemek istemediğimden hemen öne geçip çok acelem var diyerek biletçiye parayı uzattım. Bileti alıp turnikeye koştuğumda vapurun halatlarının toplandığını gördüm. Vapura yetişememiştim. Vapurun karşıda hangi iskeleye gittiğini öğrenip iskeleden çıkıp taksi durağına koştum.

Taksici trafikte olabildiğince hızlı gitmeye çalışsa da, vapur iskeleye varmadan yetişmemiz gerektiğini ve tüm trafik cezaları benim ödeyeceğimi söyledim.

İskeleye vardığımda, 443 numaralı otobüse bindiğini gördüm. Tekrar bir taksiye binip 443 numaralı otobüsün bir sonraki durağına gitmesini söyledim. Otobüsten önce durağa vardım. Hemen arkamızdan durağa giren otobüse binip Ekim’i buldum.

Onun indiği durakta inip arkasından biraz yürüdükten sonra tüm cesaretimi toplayıp yanına gittim.

Sonrası hiç kolay olmadı. İlk sevişmemizden sonra bile.

Ekim, buraya bir çok öğrenci gibi iç anadoludan gelip, okul bitince gitmeyenlerdendi. Çalıştığı kurumda aday memurluğunu tamamlamış aynı zamanda yüksek lisansını yapıyordu. Bir yıllık memuriyetine rağmen hâlâ ideallerinin mümkün olduğunu, çalıştığı kurumda fark yaratabileceğini düşünüyordu. İlk haftalarda ona ideallerini gerçekleştirmek için değil, farkında olmadan başladığı yerde kalabilme mücadelesi verdiğini söylemedim.

Güzel elleri, güzel saçları, güzel dudakları ve bakışlarında her zaman bir şeyleri düşünüyor ve her defasında düşündüğünü yapıyor gibi bir ışık vardı.

İlk kahve içme randevusunu aldığımda Kordon’daki her hangi bir yerdense farklı nereye gidebiliriz diye çok düşünmüş, çareyi “bu şehir senin, sen anlat bana bu şehri” diyerek yer seçimini ona bırakarak bulmuştum.  Sonraki günlerde, şehrin sokaklarını birlikte açmış, hangi saatte hangi deniz manzarasının seyredileceğini, balık ekmeğin hangi balıkçı barınağında yeneceğini, eski konaklardan evrilmiş kafeleri birlikte keşfetmiştik. Ekim, gördüğümüz her yere, her nesneye içinde kitapların, resimlerin, şarkıların geçtiği hikayeler düşürüyordu.

Bir kaç ay sonra, hikayelerimiz azalmış sorularımız çoğalmıştı. Ellerimiz dudaklarımız birleştiğinde tüm cevapları o sıcaklıkta buluyor, ayrılınca sorular büyüyordu. Yaptığımız işler, tükettiğimiz günler, akıp giden şehir kendi halinde durağanlığın zamanı ve yeri iken, Ekim her güzelliğin mümkün olduğu hayattı, benim için.

Ekim’in hayatına birden girmiştim, Ekim de bir gün birden çıkmıştı hayatımdan. İkimiz de diğerinin arkasından gidemedik. Sonrası yine kolay olmadı. Şehir onun şehriydi ve ne vakit şehre karışmak istesem onun olmayan bir yere gitmek ihtimalim yoktu. Liman bu yüzden sahiplenmişti beni sanırım. Gemiye yüklencek gibiydim. O çıkınca hayatımdan, “şehrin içinden” gelemezdim limana. O güney yakasından gelmişti bugün, ben hiç bir yerinden.  Ona niyesini anlatmadım yine.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>