Skip to content →

KURU – YÜK / BELKİ… / DEĞİL – 1

İlk kez gece üçü geçtikten sonra arabaya binmeden bir sigara daha içeyim diye otoparkın karanlığında  gezerken farketmiştim. Otopark ile limanı ayıran, yerden bir metre yüksekliğindeki paslanmış sürgülü demir kapı bozuktu. Bir iki iteklemeden sonra zorda olsa yerinden oynamış, insanın içini gıcıklayan sesiyle demir sürgü bir arabanın geçeceği kadar açılmıştı. O saatte etrafta kimse olmadığından limana geçmiş biraz gezmiş, konteynırlara, sıra bekleyen tırlara, vinçlere, kuru yük gemilerine, tren hatlarına bakmış, bekçilere yakalanmamak için çok oyalanmadan hızlıca geri otoparka dönüp kayıpıyı kapatmıştım.

Bir başka gün de gündüz vakti, yine sigara içme bahanesi ile kapının ve kapıdan geçtikten sonra ilk konteynırlar ile tren hattının sonuna doğru güvenlik kamerası ve bekçi var mı diye etrafı kolaçan etmiştim. Güvenlik kamerası yoktu. Benim gezdiğim yerler çok hareketli yerler değildi. Vinçler ile kuru yük gemileri daha çok limanın diğer tarafında idi.  Ama gündüzleri bu kısma araba park ediliyordu.

Bir kaç gün sonra gece tekrar geldiğimde park edilen araçların hiç birinin olmadığını gördüm. Bir kaç gün daha aynı şekilde olduğunu görünce, arabanın farlarını kapatıp liman kısmına geçtim. Arabayı battal hatta terk edilmiş bir vagonun arkasına park ettim. İskelenin dibinde haftalardır duran yine boş olduğunu tahmin ettiğim iyice paslanmış konteynırın yanına gidip denize karşı oturdum. Bu şehirde en güzel gecelerde hep körfez seyredilirdi. Bu gece bu şehrin en güzel gecesi miydi bilemezdim ama sanırım en güzel gecede kimse körfezden şehri kuru yük limanından elinde bir konyak şişesi ile izlememişti. İşçilerse, gece vardiyasında fazla mesailerinin çift yazılmasını umursuyorlardı heralde.

İskele babasına yaslanmış, bir bacağımı aşağıya sarkıtmış bir yandan şehri, bir yandan gece vardiyasında çalışan liman işçilerini izliyordum.

Üç dört defa geldikten sonra bekçi Serhat’a yakalanmış, biraz sohbet bir şişe konyaktan sonra hırsız veya evsiz olmadığıma ikna etmiş ilerliyen günlerde ahbap olmuştuk. Arada beraber içip, beraber sarhoş olmuş, sevdiklerimizden sevilmediklerimizden anlatmış, farklı yollardan getirdiğimiz berbat hayatları aynı boş şişelerin dibine boşaltmıştık. Daha çok da, ayak üstü bir iki sohbetten sonra ben gidip aynı yere oturup gecenin, gökyüzünün şehrin manzarasını izleyip, yazabilirsem bir şeyler yazıp içiyordum.

Serhat, beni arkadaşlarına “kendi halinde bir arkadaş diye” tanıtmıştı. Böylece liman, artık kolayca girip çıkabileceği bir “mekan” olmuştu.

Mevsim geçişi. Serin hava. Parlak gökyüzü. Limana geldiğim ilk günün verdiği alışkanlıkla yine konyak içiyordum.

Ekim geldi,  sıkıca giyinmiş başında da eflatun bir şapka vardı. Önümde iki ayağını da denize doğru sarkıtarak oturdu. Etrafı, limadan çalışan işçileri izledi, vinçlerin dalgaların sesini dinledi.

Kapıdaki bekçiye buraya geceleri bazen elinde defteri olan biri geliyor, burada mı, diye soracaktım, daha cümlemi tamamlamadan Ekim sen misin diye sordu, benim deyince burada, iskelede deyip içeri aldı” diyerek beni nasıl bulduğunu nasıl girdiğini anlattı.

Bir şey demedim. Sigara yaktım. Beni niye aramış olduğunu düşünüp, bunun cevabını bulmaktan da vazgeçip onu izlemeye devam ettim. Ekim’de, ne bir şey soran, ne bir şey anlatmak isteyen bir hal vardı.

Kalkıp, iskelede gezmeye başladı. Arkamızda battal bir tren hattı, hatta eski bir iki vagon, önümüzde iskeleden bir kaç metre açıkta bir iki tane eski konteynır, ileride tırlar, limana yanaşmış yabancı bandıralı büyükçe bir kuru yük gemisi vardı. Daha ilerisine gidemezdik. Ben de kalkıp Ekim’in arkasından bu kırk elli metrelik yerde onunla birlikte gezmeye başladım. Gezerken limanın ilginç bir yer olduğu ile ilgili bir kaç şey söyledi.

İskelede, şehrin iki yakasını aynı anda görebileceğimiz bir yerde durduk.

Beklediğim kadar güzel bir manzara değilmiş, kıyılardan birinde olup, körfezi izlemek, buradaki ışıkları görmek belki daha güzel olurdu, buranın nesini beğenip geliyorsun ki..

Yerden bir misket büyüklüğünde bir taş alıp denize görebileceğimiz bir yere attım.

Taş’ı denize attığında, yavaş yavaş aşağıya düşmeye başlar, en dibe kadar, denizin dibindeki kayalığa, kumluğa, yahut bir gemi batığına, bir mercan resifine veya başka bir şeye takılana kadar yavaş yavaş batar..

Hep gece geliyorsun, kitap da okuyamazsın, hep yazamamaktan şikayetçisin, her geldiğinde yazabiliyor musun, eminim onu da yapamıyorsun. Soğukta içmek aynı yeri izlemek, aynı şeyleri düşünmek için gelinir mi..

Bir dal parçasını denize attığında ise asla batmayacaktır. Suyun üzerinde yüzecek, kıyıya vurursa, belediye ekipleri ilk temizlikte alıp çöpe atacaklar, bir akıntıya kapılırsa gidebildiği kadar gidip yine başka bir kıyıya vuracak ama asla batmayacak.

Yapabildiğin tek şey, şehri hiç kimsenin seyretmediği bir yerden seyretmek. Bu, bunca şey için değer mi bilmem.

Ya sen. denize atlasan mesela. İnebildiğin kadar derinlere insen, ciğerlerin hücrelerin oksijeni yakıp karbondioksite dönüştürürken, su göğüs kafesibe baskı yaparken beynin, ayakların ve ellerine çırpınıp yukarı çıkmak için emir verirken, huzur dolu gözlerinle etrafı izleyip bir taş gibi yavaş yavaş batmaya devam edebilir misin. İçgüdülerine karşı koyabilir misin, hayatta kalma içgüdüne.

Niye soruyorsun bunları. Soruların hâlâ bitmemiş sanırım..

Ben bazen yapabilmeli insan diyorum, ölüm bile olsa. Yapmasa bile, yapabilme ihtimalini bilmeli insan. İhtimal güzel şey bazen.

Boş bir hayal bu söylediklerin. Böyle bir ölüm yok.

Yanılıyorsun, bu soru yaşamakla ilgili. Sen bunu hiç görmedin zaten.

Ekim, tekrar yürümeye başladı, yanına gidip elinden tuttum, ne karşı koydu, ne memnun oldu. Bir şey söylemedi, devam etmemi ister gibi baktı bana. ilk oturduğumuz yere geldik tekrar. İki yakanın cılız ışıklarının denizdeki yansımalarına baktık.

İlk tanıştığımız günlerde yapabilirdin bunu. Belki yapıyordun da. Ne oldu sonra..

Ekim, elimi bırakıp bana dönmüş, öfkeli gözlerle bakıyordu artık.

Bu soruyu kim kime sormalı, sen mi bana, ben mi sana.. Ya da boşver. Sen denize taş at..

Soru ikimiz için de aynıysa, bir taş da sen al eline.

Soru aynı evet. Ama sen beni yalnız bıraktın. Çıkamadım ikimizin içinden. Hala da çıkamadım işte, bir yandan senden nefret ediyorum, bir yandan seni öylece bir kenara bırakamadım işte.

Belki de başladığımız gibiyiz. Olması gerektiği gibi. Bana da kendine de öyle bak. Şehri de bizi de ikiye ayırma. Burası şehrin ayrıldığı yer değil.

Benim için öyledir belki, senin için de öyle mi. Ben buraya şehrin güney yakasından geldim. İçinden. Sen neresinden geldin.

“…”

Aslında burada olmana şaşırmıyorum. İkimize nasıl baktıysan şehre de ancak öyle bakıyorsun işte.”

Sesi, vinç seslerinin, dalga seslerinin, uykusu gelmemiş martı seslerinin arasına karıştı. Ekim’e niye aşık olduğumu, sonra niye uzaklaştığımı belki kaçtığımı her sözünde anlatabiliyordu.

Bir süre bakıştık, limanın ıslak ışıklarının aydınlığında, belki karanlığında. Elinden tutup yaklaştım. Deniz karanlığı kadar kara gözlerine bakıp, uzanıp dudağından öptüm. Ekim’in kalbinden aldım nabzımı. Elleri ısındı, teni titredi.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>