Skip to content →

BİR ÖMÜRDÜ BİZDEN GELİP GEÇTİ, HAFİFE ALMA

Fotoğraflar. Mahcubiyetle kenetlenmiş eller, eğilmiş sırtlar, yırtılmış elbiseler. Yüzler tabii. Hep baktığımız, gün boyu baktığımız, bakmaya doyamadığımız, hiç tükenmeyen. İnsan yüzü…

yüz yüze gelmek
yüz yüze bakmak
yüz vermek
yüzü yok
yüzü yerde
yüzü tutmamak
yüzü suyu hürmetine
yüzü solmak
yüz üstü bırakmak
yüzü sirke satmak
yüzünün akıyla çıkmak
yüzü kızarmak
yüzünü çevirmek
yüzünü kara çıkarmak
yüzünü gören cennetlik
yüzünü ekşitmek
yüzünü ağartmak
yüzünün kızarması
yüzüne kan gelmek
yüzüne bakmamak
yüzünden okumak
yüzünden düşen bin parça
yüzü kara
yüz karası
yüzü kalmamak
yüzü gülmek
yüz göz olmak
yüzü görmemek
yüzü ak
yüz görümlüğü
yüzünü ağartmak
yüz bulmak
yüz kızartıcı…

Çokça utanır insan yüzü her nedense. Bazen gurur ve sevinçle ağarır, aşık olur, hastalanır. Hayatı alnına yazılmıştır bir kere ve yüzü her zaman işin iç yüzünü açığa vuracaktır. En çok utanır insan yüzü her nedense.

Aile albümleri var sonra, sanki herkes şirinler köyünde yaşamaktadır, yüzlerinde tatlı yumuşak bir çocuk gülümsemesi. Lise yıllıkları var.

Garip ama en etkileyici olan siyah beyaz çekilmiş Mazhar Osman akıl hastanesi’nin delileri. Fotoğraf çekilirken donakalmış ve ne demek istediği hep biraz meçhul, sanki hep ”hayır” diyecekler, ”daha söylemek istediklerimiz var, hepsini anlatmadık, dilimizin ucunda”. Ne zaman böyle insan yüzlerine baksam, yüzüne çok karanlık bir ifade konmuş bir katil, tenekelerden madalyalar takmış bir napolyon, elindeki güvercini sevinç içinde salmaktayken donakalmış bir delikanlı, hep ”dur” diyorlar bana.

Pek çoğunun ne bir sesleri var, ne de bu dünya üstünde bir mezardan başka bir yerleri, ama hep dudaklarında hafif bir kasılma. Bazıları şaşırmış, bir fotoğraf çekimliği için bile olsa adam yerine konmaktan. Kimi sarhoş, kimi bıkkın, kimi unutkan, kimi mecnun. Ne olurlarsa olsunlar, artık kendileri adına konuşma hakları ellerinden alınmış, benim anladığım kadarına mahkumlar. İstediğin gibi uydur, iftira at, öv. Bazen öyle fotoğraflar çekilir ki, yaşarken de konuşma hakkı verilmemiştir o insana, hemen anlarsın. Sanki gel demişler bazılarına, şöyle dur bakiyim, haaah işte oldu, çok güzel kıpırdama, fotoğrafçı nasıl görmek istiyorsa. Cansız bir nesne artık yüzleri.

Ne gariptir ölü insan yüzleri; hem tanıdık hem yabancı. Yaprakları çevirip bakmasam, bir perdenin rüzgarda salınması kadar hareketsiz duruyorlar. Ne yaptın fotoğrafçı, ne yaptın, biliyor musun? Söz hakkı hiç tanınmamış. Kimi kendine hayran, kimi Haydarpaşa’da hamalmış ve yirmisine gelmeden silinecek yüzündeki gülümseme. Artık susmuş çığlıkları, yumrukları gevşemiş. Bir şey hakkında bir iddiada bulunmak için çok geç. Artık arayan yok, özleyen yok çoğunu. Sen en çok neden utandın diye soramıyoruz kendisine, en çok neye sevindin. Yalnızca gökten düşmüş bir avuç aydınlık, kırışmış gölgeler, bize dikilmiş bir çift göz. Hepsi bu elimizdekilerin.

Yahu bir insan olduğunu tattın mı bir an için? Seni yıkan ne oldu, ne onardı şu hayatta? Belki bu soruların hepsini fotoğrafta donakalmış adamlar soracaktı bize ellerinde olsaydı. Bize birileri bunları sorsun istiyoruz, o yüzden böyle fotoğraflardaki yüzlere bakakalmamız. Bize bunları hiç sormamışlar, hep sakladığın bir ümidin var mı dememişler mesela. Biz de fotoğraflardaki adamlara bakıp soruyoruz. Bekledikçe şarap gibi tatlanan ve sirkeye dönen hayaller.

Biri var içlerinde, amcasını doğradıktan sonra cesedin başında bir hıyarı uzunlamasına kesmiş ikiye, tuzlayıp yemiş afiyetle. Artık hıyarın kokusu nasıldı onun için, yahut o yediği hıyar mıydı? Soramıyoruz. Zaten sordukça kafamız da karışmıyor mu? Rüya dinleye dinleye insan bu hayatın yorumlanmaya muhtaç bir rüya olduğu hissine kapılmıyor mu? Ne garip, ne garip her şey okunmaya muhtaç ve okunmaya imkan sağlıyor, kuşun kandındaki tüy de, denizdeki balık da, sararıp düşen yaprak da.

Böyle insan yüzlerine bakıp kendini okuduğunu bilince susuyorsun ister istemez, okuduğun kendinse kime ne anlatabilirsin? Anlatmalı mısın? Sen ki din kitaplarında ne ağır sözler söylendiğini farkedince olur da yanılırım diyip sustun. O ağırlığı kimseye taşıtmak istemedin, çünkü bütün o gördüğün yüzlerin kendi yüzün olduğunu biliyorsun. Kendi felaketlerin, kendi sevincin. Belki en korkuncu tam da bunu söylemesi kitapların. Tam da bunu söylediğini göstersen, o zaman ben kimim, sen kimsin, her şey bir kaosa akar gider. Kalbi kırılmış, kafası karışık insanlar yaratırsın çevrende. Ne zamandır o kaosu görüp eşiğinde beklemiyor musun korkudan? Tam da her şey senin yüzün olduğu için, tam da bu yüzden senin yüzün kendine ait olamayacağı için.

Yine de poz verdirip çekilen fotoğraflara bakınca için eziliyor, yahu bıraksaydınız adamları istedikleri gibi çektirselerdi fotoğraflarını. Senin yüzün de onlara ait değil mi, her tebessümde, her surat astığında kendinden bir parça koparıp vermiyor musun sanki dünyaya? Fotoğrafçı onlardan poz talep ederken senin sesini de kısmıyor mu? Kendin susmaya mecbur olsan da, susturulmaktan nefret ediyorsun.

John Berger’in bir kitabında vardı, köylü amcanın bir kaç gün yanında kalıp bir sürü fotoğrafını çekmiş; çalışırken, yaşarken, en doğal haliyle. En son gün adam traş olmuş, gravat bağlamış, belden aşağısında çamurlu köylü pantulları var ama çek demiş torunlarıma kalacak güzel bir poz çek, dedemiz böyle bir adamdı, beni böyle bilsinler. Ah, aklımız ve ahlakımız nasıl rezil pozlar verdirtmiş delilere, çaresiz mecnunlar ayak uydurmuş, aklımız nasıl aptal, ahlakımız nasıl orospulaşmış.

Utanç kaplıyor yüzümü, bu bizim deliliğimizden başka bir şey değil. İnsan yüzü tabir edilmesi gereken bir rüya değil mi? Kendi düşümüz değil mi? Bir adama ne sorarsın, korkusunu mu, hayalini mi? Hayalini sor, ikisini de öğrenirsin. Belki o dikdörtgen evrenden fırlayıp birlikte iki tek atalım diyiverecekler. Sen umurlarında bile olmayabilirsin. Onlar rakının yanına kavun dilimlemeyi özlediler belki, çocuklarından ve yaşadıkları mahalleden fazla. Bir kısmı doğru Karaköy keranesinin yolunu tutacak. Bunca yıldan sonra ilk sözleri keranenin yerinde durup durmadığını sormak olacak. Dedim ya artık konuşma haklarını kaybettiler. Sessizce fısıldıyorlar kulağımıza: Bir ömürdü bizden gelip geçti, hafife alma.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>