Skip to content →

EŞİTTİR; ORANGE (BORGES?)

insanları sevmem. ama bu turan’ı başka türlü sevmiyorum. onun dışında tanıdığım tek turan  rıfat ılgaz’ın hababam sınıfı kitabındaki “sidikli turan” olduğu için ben de ona çok düşünmeden (daha doğrusu düşünmeye gerek duymadan)  bu lakabı yapıştırdım: “sidikli” … geceleri altına kaçırıyor mu kaçırmıyor mu bilemem. o karısı ile kendi arasındaki sorunu. benim için cisimleri, olayları,  kişileri birbirine karıştırmamanın tek yolu onları kendimce kodlamak. sidikli turan işte. nedeni neyse ne, hiç sevmiyorum bu adamı.
dairede çalışırken  ankara  için görevlendirme yazısı önüme geldiğinde turan’ın da  ismini gördüğümde ağzıma ekşi bir tad geldi. sonra görevlendirmenin kısa vadeli evrak götürmekten ibaret olduğunu öğrenince rahatlar gibi oldum. tüm gece uyumadan seyehat ederiz, sabah evrakı teslim ederiz, akşam da döneriz. katlanılabilir bir durum işte.
biletlerimiz önceden alındığı için sekreterle turan’a not gönderdim: “evrak bende, trende görüşürüz”..
her zaman “erkenci” bir insan olduğumdan trenin kalkmasına yarım saat kala istasyona geldim. istasyon önündeki kahveye oturup çay söyledim. önümdeki dergiye dalmıştım ki önümde turan belirdi. “abi hiç etrafına bakmıyorsun, ben de aha şu karşı masadaydım” diyerek teklifsizce-ki birlikte yolculuk edeceğimizden teklifi saçma olurdu-karşıma oturdu. bir yandan da eliyle az önce oturduğu  masayı göstermeye çalışıyordu. nezaketen “nasılsın turan” dedim. “iyiyim abi, biliyorsun işte bizim dairenin işlerini. alt katta işler yoğun. bu e-devlet işleri felan sıkıyor canımızı. her evrakı taratıp sisteme atıyoruz, aynı zamanda taradıklarımızı dosyalıyoruz. ekstra mesai. hem taratıp hem neden dosyalıyoruzki. yakalım gitsin di mi abi. hem sen neden öyle not bıraktın? ben seni evden alırdım. araba aldım ben. ahanda şu beyaz brodvey. tüplü hem de. malum benzin pahalı. 7000 liraya, kelepir. kazası yok ama km’si çok. olsun, ayağımızı yerden kessin de. hem hanım- çocuklar haftasonu sıkılıyor evde..piknik miknik.. güzel olur ara sıra şehre inmek..arabası olunca kendine ayrı bir güven geliyor insana. günde iki kez yıkıyorum allah canımı alsın.. iyi almışım di mi abi?  gel bakalım, hadi hadi bakalım…” şeklinde sürdürdü konuşmasını. “dönüşte beni eve bırakırsın, o zaman bakarız turan” dedim. hoşuna gitmedi ama üstelemedi. o sırada çaylar geldi zaten. tren gelip vagona yerleşirken turan hala konuşuyordu;  “aslında abi parayı bulmak kolay olmadı..malum evde tek kişi çalışıyor. iki de çocuk. memuruz da..kazandığımız anca yetiyor.. bir de hanım üç ay önce koltukları değiştirelim diye tutturmuştu. e, o da haklı abi. 15 senedir aynı takımlar. onların taksidi  bitmedi daha.. ama ben de amcaoğlundan borç aldım. olsun be abi  sıkıştırmaz amcaoğlu, sever beni..buluruz bir yolunu. arabayı görsen, pırl pırıl yaptım buraya gelmeden…”  “turan” dedim “yol uzun. ben yemekli vagona geçiyorum, iki kadeh bir şeyler içicem, sabah görüşürüz, iyi yolculuklar..”  “tamam abi” dedi. yemekli vagon boştu. gidiş istikametinin tersine bir masaya oturdum. (gelenlerin -geleceklerin belki-geçmesini seyretmek değil de; geçmekte olanların kaybolmalarını seyretmek her zaman daha anlamlıydı)  masaya oturdum. cama doğru yerleştim.artık üzerinde demiryolu logosu bulunmayan tuzluk ve biberliği, peçeteliği ve içinde yapma çiçek olan vazomsuyu masanın öteki ucuna ittim. garson geldi:  “20’lik rakı ile köfte istiyorum, bir de söğüş” dedim. garson rakıyı, buzu, suyu ve söğüşü getirdi. son anda evden çıkarken jelatine sardığım sert tulum peynirini söğüş tabağına koydum. garson köfteyi getirip peyniri gördüğünde “abi ayıp oluyor ama dışarıdan yiyecek getirmek yasak, söyle biz verelim peyniri” dedi. “sen o peyniri ekmeğe sür  öyle getir o zaman dedim” bir şey demeden çekip gitti. kuruyemişçi erol’un yeni sevkiyatı tuzlu fıstıktan da bir avuç masaya koydum çantamdaki kesekağıdından. rakıyı yudumlarken garsonla göz göze geldik. bir şey de demiş olmadık hani.
yemeği yiyip ikinci kadehi koydum. geçen’leri düşünürken sidikli geldi; “abi canım sıkıldı” .  bu sefer gerçekten teklifsizce oturdu. aynı anda garsona el işareti yapıp “bira!” diye seslendi. uzağa itttirdiğim peçetelik, tuzluk, biberlik ve vazomsuyu yine camın önüne dizdi ” afiyet olsun” derken. bir şey demedim.
zaten fırsat vermedi. kayınbiraderinin geçen sene onu sahte cirolu çekle nasıl dolandırdığından, babasının hastalığından, hayat sıkıntısından, kasaba yaşantısından, amirlerinin burnu havada tavırlarından anlattıkça anlattı. kesemedim  ama dinlemedim de. anlattıkları ilgimi çekmiyordu. içinde güzel, dişe dokunur  bir hikaye yoktu. düşündüklerini ben de düşünüyordum. ama tuvalette mesela..  bundan seneler önce bir arkadaşımın, yolculuk yaptığı trenin  başka bir treni beklediği dağ başında, karanfil tarlasını görünce dayanamayıp tarlaya daldığı ve kafasını çevirdiğinde trenin olmadığını gördüğü an gibi bir hikaye değildi anlattıkları. sonra o arkadaşım tren raylarını takip ederek bir süre yürüdüğünü, tepeye geldiğinde trenin aşağıda kendisini beklediğini, tekrar hareket etmesinden korkup koşturduğunu, son anda trene yetiştiğinde ayakkabılarından bir tanesinin ayağından fırladığını, ankara’ya bu şekilde geldiğini, üstelik devletin trenini (sebepsiz) durdurmaktan kendisine ceza kesildiğini anlatmıştı. böyle bir hikaye o ana kadar çıkmadı turan’dan.
o konuşurken ve ben dinler gibi yapıp rakıyı bitirmişken, şöyle bir soru sordu:
-abi, dedi, doğuştan kör olsan ve ölüm anında gözlerin birden açılsa ilkin neyi görmek istersin?
soru afallatmıştı beni. daha önce bununla ilgili bir hikaye okuduğumu hatırlıyorum da üstüne kafa yorduğumu hatırlamıyorum. bir bira söyledim  turan’a ve bana.  düşündüm ama buna verecek cevabım yoktu.
-bilmiyorum, dedim.
-ben de çok düşündüm abi, dedi. ben de bilmiyorum. daha doğrusu neyi görmek istediğinin bir önemi yok aslında. buna verebilecek en basit cevap “sevdiklerimi” olurdu herhalde. ama böyle bir halde sen zaten onları kokularından, seslerinden, söylediklerinden, söyleyiş biçimlerinden, dokunmalarından (hem onların hem senin) ve  bıraktığı izlerden  tanıyorsun, yani tanıyorsun işte. bu yüzden  görmenin bir anlamı da yoktur herhalde. zaten bildiğin bir şey. yediğin yemeklerin şekli, evin, odan, evinin bahçesi, sokaklar da böyle. hatta gökyüzü, güneş bile.. duyumsamışsın zaten bunları ömrüm boyunca. görmüş ve ezberlemişsin anlatabiliyor muyum. en kallavi cevap da  renkler olurdu ki doğuştan kör bir insan çoktan-delirmemek için belki de- bununla ilgili hikayeler de uydurmuş, buna inanmıştır. körlerin de rüya gördüğünü hesaba bile katmıyoruz. onun için mavi olarak düşlediği (ya da unuttuğu) bir imgenin aslında sarı çıkması gibi bir durum hiç bir zaman olmayacaktır. bilmiyordur ve bilmesi de gerekmiyordur. bununla ilgili bir hikaye uydurmuş, buna inanmış, görmüş ve yaşamını ona göre biçimlendirmiştir. son anda renkleri görmesi ancak 8 yaşındaki bir veledin yerde 20’lik bir banknot bulmasındaki şaşkınlığına benzer. değilmi ki zaten öyle bir yaşamda -düş gücüne göre- öylesine hayat zaten renklidir, ışık oyunlarını görüp ” bu muymuş” demesinin de bir anlamı yoktur. o saatten sonra anladığını anlamlandırmasının bir gereği yoktur.
-ya o zaman? dedim.
-kör bir insanın, doğuştan kör bir insanın, son anda görmek istemeyeceği nedir? sorusu daha çok anlamlıdır bence.
bunu düşünmeye başladım ben de birayı yudumlarken. turan devam etti:
-doğuştan kör bir insan olsaydım eğer ve bana son anımda, işte ölmeden önce o son anlarda neyi görmek istemezsin diye sorsalardı.. “kendimi” derdim..dedi..durdu..birasını yudumladı, devam etti:
-…kendimi.. çünkü o zamana kadar dışarıdan gelen, görmediği, ama hep duyumsayarak-bizden daha iyi duyumsayarak- yaşadığı dünyayı biçimlendirmesi için kendi kendine konuşan bir insan, hep tek başına konuştuğu ve sonu olmayan karanlıkta seslendirdiği kendisinin ne biçim olduğunu algılaması her şeye sıfırdan başlamasıdır. tüm anlamların yerle bir olması. kafasındaki o iç ses olan beni ile dış dünyadaki tezahürü olan “ben” inin aynı olmadığını görmek, baştan sona düşündüğü, hayal kurduğu, öykülediği, gördüğü dünyanın bu “ben” den mi çıktı ikilemine düşmesidir. dış dünyanın kaynakla buluşmasında, dış dünyayı kaynağa oturtmaya çalışmak, tüm birikimlerin tek tek kaynakla çakıştırılmasını gerektirir ki, bu tüm anladıklarını, gördüklerini, tüm dünyasını tek tek sorgulaması demektir. tüm doğruları ve yanlışlarıyla.. oysa son anda kişi sadece son bir cümle söylemelidir; “fena değildi yine de” ya da “demek yaşam buymuş”.  huzurlu bir ölüm, kişi kendini yaşamda “var” sayarken vardır, ölüm anında “var mıymışım” derken değil.
 
turan’ı dinliyordum. turan hızını alamadı. iki bira daha içti. ben de onunla. aynı soruları duyma-konuşma-tad alma-dokunma hisleri veya yetileri  ile ilgili olarak düzden/tersten tartıştık. bunların cevapları daha basitti. benim cevaplarım da.
-ya koku? dedim, en sonunda. “ömrü boyunca koku duygusu olmayan bir insan ölüm anında kokuları almaya başlasa, kendi kokusunu da alamayacağına göre, hangi kokuyu duyumsamak isteyecek ilkin ya da istemeyecek?
-sen söyle, dedi.
-senin söylemeni tercih ederim, artık, dedim.
-öyle bir insanın bu durumda söyleyecek tek bir lafı vardır: 

 ” bir şans daha ! ”  dedi…

“yorulduk abi, hadi yatalım”
hesabı ödeyip kalktık. garsona yüklü bir bahşiş bıraktım. gün ışımak üzereydi yataklı vagona kurulurken. turan alt ranzadan seslendi:
-abi, araba çok güzel ama ha.
-yat uyu dedim, sidikli sen de.

-aman abi, gözünü seveyim, nerden duydun??

 
(bu hikaye ile ilgili şu da var: sabah uyandığımda turan giyinmiş bir şeyler atıştırıyordu. kalktığımı  görünce “abi sen uyurken dünkü garson çocuk ekmek getirdi, üzerine peynir sürmüş, bey abim istedi, dedi. yer misin?)

>> David Gilmour / Coming Back to Life / 6’46”

…ile dirsek teması gidiyordu yaşam. kör, sağır ya da hissiz mi? bir şeyim eksik, baştanbaşa tam iken. nasıl olur bu? kokular, kokuları özlerken. aslında sadece yaşadıklarımız ile değil yaşa(ya)madıklarımızla da insanken.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>