İçeriğe geç →

EŞİTTİR; BRAWLERS

// Bu yazı 24 parçadan oluşan Eşittir tefrikasının 13. parçasıdır //    

okul yıllarında-bir yıl- kasım-aralık aylarıydı.  bir arkadaşla elmadağa kamp yapmaya gidecektik.  çantaları, tulumları, konserveleri hazırlamıştık.  son kertede  arkadaş bu işlerden anlayan bir arkadaşını aradı. ben aranan arkadaşın tombul ve bilgiç olduğunu hatırlıyorum  da ismini bilmiyorum. arayan arkadaş ise daha çok sipsi gibi bir şeydi.  aranan arkadaş “elmadağda odun bulamazsınız, kıçınız donar” dedi.  arayan arkadaşta “göt olurmuşuz” diye özetleyince çadırları, tulumları bırakıp bursaya gitmeye karar verdik.  “arayan” bana mektupları gösterdi otobüste.( bla..bla.. çekirge/bursa. )yola çıkarken- neden bursa –diye sormamıştım.  ama mektuplar özetliyordu işte. otogarda indikten sonra adresi kolay bulduk.  sabah erken saatlerdi hatırlıyorum. sis de vardı. adrese yakın fakat görebileceğimiz bir yerde  2-3 saat bekledik. önce  insanlar girdi-çıktı-geçti-girdi.  bir otobüs geldi, bir otobüs durdu, bir otobüs gitti sonra… kızın kendisine “çekirge-heykel” hattını dolaşmayı sevdiğinden söz etti.  biz de rastlarız umuduyla aynı hattı,  aynı gün,  yürüyerek bilmem kaç kez gidip geldik.  acıkınca bir bankta oturup kamp için aldığımız konserveleri yedik . öğleden sonra aynı hat üzerinde, bilmem kaçıncı kez, ilerlerken gözümüzün takıldığı caddeye bakan bir birahaneye  girdik. küçük, izbe, sidik ve yemek kokularının karıştığı, alçak tavanlı bir yerdi.  birahanenin caddeye bakan tarafı boydan boya camdı. camın önüne  iki  karış genişliğinde –verniklenmemiş- tahta çakılmış,  önüne  arkalıksız tabureler konmuştu. taburelerin  arkasınada   ilkokullardaki öğrenci sıralarından dizilmişti beş- altı tane arka arkaya. mekan küçük olduğundan öğrenci sıraları cama bakmıyor, camlı duvarı dik kesiyordu. giriş kapısının tam karşısında ise mekan sahibinin konuşma kürsülerine benzeyen tezgahı vardı.  böylelikle  “sahip” hem sıraları rahatça görebiliyor, hem de sıradakilerin aksine girişi kontrol altında tutabiliyordu. sanki zil çalacak, müdavimler sıraları dolduracak, sahip de kürsüsünden sırdakilere günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapacak bir hava esiyordu ki; ( duvarların ne renk olduğunu ya da resim olup olmadığını hatırlamasam da)   arka arkaya dizilmiş sıraların tam karşısındaki tahta panoda ( günün at yarışı saatlerinin yanına) tebeşirle günün( belki de evrensel) toplantı konusu yazıyordu:  “durmak yok, içmeye devam”.  biz girdiğimizde en arka sırada, deri ceketli,bıyıklı, 50 yaşlarında bir adamın  rakı içerek yakın gözlüğü ile önündeki bültene çalıştığını anımsıyorum. orta sıralarda bir yerlerde ise önündeki kanyak bardağı yarılanmış bir adamın başını sıraya koyarak uyuduğunu. garson yoktu.  mekana girdiğimizde sahip elindeki poşete elini daldırmış deri ceketlinin masasına bir avuç fıstık koydu. deri ceketli kafasını kaldırmadı. sahip bizi farkedince camekanın önündeki tabureleri gösterdi başıyla. bir şey demeden tahtanın üzerine iki avuç fıstık bıraktı. biz itaate uyuduk. yanımdaki sıraya yerleşirken ben sahibi izlemeye devam ediyordum. uyuyanın masasına da bir avuç fıstık bıraktı. sonra bir kısmını alıp tekrar elindeki poşete koydu. iki- üç tanesini de ağzına attı. eliyle sertçe kafasından dürttü uyuyanı. uyuyan tepki vermedi. kürsüsüne geçip rakısından bir yudum aldı, önündeki adisyonlara bir şeyler karalayıp tezgah altından iki bira açıp şişeyle önümüze koydu bizim ne istediğimizi sormadan. yerine gidip yeniden adisyonlardan birini  karaladı. dışarıyı seyretmeye başladı. yanımdaki biradan bir yudum alıp “bu  sıcak diye” seslendi. istemeye istemeye kalktı sahip. arka taraftan buza yatırıldığı belli yeni bir bira açtı, kapağını cebine attı. arkadaşın önündeki ile değiştirdi. bana sormadı. açılmış sıcak birayı uyuyanın masasının üstüne koydu.koyarken bu sefer omzundan dürttü sertçe. adam tepki vermedi. yerine gidip adisyona yine bir şeyler karaladı. tekrar dışarı seyretmeye başladı. yanımdaki de  dışarıyı seyretmeye başladı..ben de baktım. önce gelmeyip geçenleri gördüm gözümle, aynı anda gelip geçenleri düşündüm aklımla, sonra gelmeyip geçmeyenleri buldum düşümde. biralar yarıya geldiğinde sahip tezgah altından salatalık çıkarttı bir tane. yıkadı. kabuklarını soyup meyve bıçağı ile dörde böldü. yanımızdan geçip çeyrek  bir dilimini  deri ceketlinin tabağına bıraktı. deri ceketli başını kaldırmadı. geçerken  birer çeyreği elimize tutuşturdu. bir tanesini uyuyanın bardağının üstüne bıraktı. adamı seyretti bir süre. sonra ensesine okkalı bir tokat yapıştırdı; ÇAT! adam uyanmadı, deri ceketli başını kaldırmadı, yanımdaki görmedi, ben ne gördüm anlamadım. sonra bardağın üzerindeki salatalık dilimini ağzına atıp yerine oturdu. adisyonlara bir şeyler yazdı. dışarıyı seyretmeye devam etti, konuşmadı. yanımdaki dışarıyı seyretmeye devam etti, konuşmadı. ben  içeriyi seyretmeye daldım, konuşmadım. biralar bitip yanımdaki hesabı ödemek için tezgaha yanaştığında sahip portakal soyuyordu. bitirmesini bekledik. adam bakmıyordu. soymayı bitirdiğinde dörde böldü.  birer çeyrek dilimini bize uzattı. yanımdaki ikram zannedip attı ağzına. ben meyve sevmediğimden istemedim. elinde kalmasından hoşlanmamış gibi ısrarla bir daha uzattı öne doğru.  komuta uydum.  tıkıverdim koca portakalı ağzıma. adisyonu buldu; “portakallarla beraber 4000 TL” dedi. ödeyip çıktık. çıkarken konuştu sahip: “ bu..” dedi.. “bunlar..” diye düzeltti sonra; “…en iyi günleriniz.. çok gider gelirsiniz bu kafayla.” başka bir şey demedi. elindeki portakalla beraber deri ceketlinin masasına yöneldi.  çıktık biz de. dışarıdan seyretmeye başladım. deri ceketli başını kaldırmadı portakalı alırken.  uyuyanın masasına dilimi bırakmadı önce. yanında geçerken kafasına okkalı bir tokat patlattı; “ÇAT!”. tezgahın altından bir tabak çıkarttı, peçete ile sildi tabağın içini. uyuyanın yanına gitti. dilimi tabağın içine koydu. bira şişesinin ağzına cebinden çıkarttığı kapağı sıkıştırdı. eğilip yanağından öptü. uyuyan kıpırdar gibi oldu. kürsüsüne gidip adisyonlardan birini  yırttı sonra. içinden dışarıya yöneldiğinde göz göze geldik. bir şey demedi.

arkadaş dürttü bir süre sonra. “gidelim, burada yapacak bir işimiz kalmadı. zaten sabah gelen ilk otobüse binmişti.”  döndük.

bunları  yazınca yola çıktığımız arkadaş aradı:  “arıyor gibisin..” dedi. “daha değil” dedim, “aramak için yola çıkmadım henüz” -“o zaman unutma” dedi, “bunlar en iyi günlerin” ÇAT!   telefonu kapattı.

o  zaman-dahi- biliyordum… en iyi günlerimdi.

———-

-nedir bu? diye sordu.

-bu bir çemberdir işte, dedim.

 (bu sadece bir çemberdir.. henüz…çevrelerini çapa  böldüğümde-her seferinde…gördüğüm… olduğumdur. )

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>