Skip to content →

BUGÜN PALYAÇO

ben tarator istedikçe haydari getiriyorlar. efendim haydari süzme yoğurttan yapılır. taratorun ise havuçlu ve helvalı olmak üzere iki çeşidi vardır. nereden çıkartıyorsunuz bunu? haftasonu için gelmiştik ama hava şartlarından dolayı vapur seferleri iptal edilince bir haftadır mahsur kaldık bu adada. gerçi şikayet etmemeliyim. işim yok, gücüm yok.
kemal abi, kızı, damadı ve ben her akşam geliyoruz bu meyhaneye. adanın tek lokantası olduğu için gelmişken iki kadehte bir şeyler içiyoruz. tam bir haftadır. ve son iki gündür konuşacak konumuz yok. var efendim ne münasebet. sığlaşıyoruz yalnızca. daha havadan sudan şeylerden, günlük hayattan bahsetmeye başlıyoruz. ferda ile metin çocuklarından konuşuyorlar bu akşam. kemal abi yan masadaki sohbete katılıyor. ben haydariyi taratorla değiştirmekten vazgeçiyorum. çaresiz yumuluyorum soğuk yoğurda. bir yandan da arkası bana dönük, ön masada oturan adamı seyrediyorum. daha önce adada görmedim. adamın enteresan bir özelliği yok. uzuncana kirli saçları var, gri kalın bir paltosu. bir ufak rakı, üç beş çeşit meze. sigarası bitmeden diğerini yakıyor. benim ilgimi çeken şey arkadan da olsa tanıdık gelmesi. birine benzetiyorum. ya da sadece benzetiyorum. “daldın” diyor ferda. “evet, daldım.” “metin diyor ki, yarın bisiklet turu yapalım adada. piknik de yaparız belki” “olur, olur..” metin karşımda oturuyor. bana bakıyor. hoşlanmadığı bir şey var belli. belki de tek başına ferdaya demiştir bisikletle gezelim diye. canım ferda şimdi bunu herkese yaymanın anlamı var mı anlamadan dinlemeden. kemal abi “ben gelmeyeceğim” diyor. domino oynamaya gidecekmiş yukarı kahveye. aralarında bir tek ben kaldım şimdi. metinin bakışları ciddileşiyor. benden de buna benzer bir şey dememi bekliyor ama ilgilenmiyorum. adamı süzmeye devam ediyorum. birine benzetiyorum ya bekliyorum. yüzünü bile göremedim tam. garson çocuk geliyor. boşları alıyor, doluları koyuyor. yiyoruz, içiyoruz. adam yüzünü göstermeden hesabı ödeyip çıkıyor. biz de çıkıyoruz. salına salına yürüyoruz sokaklarda. ferda ile metin sahile inecek, ayrılıyorlar. kemal abi konuşmuyor, ben konuşmuyorum. düşünüyoruz sadece. ben vakti zamanında ne düşündüğümü düşünüyorum. kemal abi pansiyona giriyor ses etmeden. ben tepeye doğru çıkıyorum. sigara içiyorum. bir sigara bitmeden diğerini yakıyorum. bir sigarayı bile bitiremeden atıp diğerini yakıyorum. çakarı seyrediyorum tepedeki ağacın dibine tüneyip. sahilden sesler geliyor. bir-iki köpek havlaması duyuyorum. korkarım ben köpekten. tepeden inip odama doğru gidiyorum aydınlık sokaklardan. sonra onu görüyorum. meyhanedeki adamı. bir direğe yaslanmış, arkası bana dönük, öne eğilmiş, kusuyor. yanına gidiyorum. bakıyorum. kusmuyor, öğürüyor yalnızca. “parmağını sok” diyorum, “daha kolay olur.” “anlamıyorsun değil mi?” diyor. doğruluyor. yüzünü görüyorum. beni baştan aşağı süzüyor. kusuyor. yatılı okul düşlerimi, içimde kalmış iki tutam arzuyu, kırık dökük ilişkilerimi, babamı çıkartıyor boğazından. bağırıyor bana. “bak! bana ne yaptığına bak!” hızla uzaklaşıp kayboluyor tepenin arkasından. ben pansiyona gidiyorum. kapıda metinle karşılaşıyorum. “şey, yarın bizimle geleceksin değil mi?” diyor. susuyorum. “gel” diyor. “çok eğleneceğiz.” gülüyorum. “bakarız” diyorum. gülüyor. iyi geceler dileyip ayrılıyoruz. kapıyı kapatırken “değiştir şu gri paltonu artık, çok eskimiş” diyor.. köpeğin geldiğini görüp odama kaçıyorum.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>