Skip to content →

“Bugün kayda değer bir şey yok..”

Nizamiyenin sabah nöbetine selamı düzgün olan nisbeten eski bir asker yazılır, kendi tabirleriyle “dede”lerden biri. Ben geleceğim diye. Ben köşeyi arabayla dönerken yavaşlarım, o sırada nöbetçi beni görüp kulübeden çıkar, esas duruşunu gösterip güzel bi selam çakar, ben geçtikten sonra da döner girer içeri. İşte o gün yenilerden Oğuz garibimi gece 3-5 nöbetine yazmışlar ama ondan sonraki nöbetçi gelmeyince yerinden ayrılamamış. Yedi gibi ben gelince nizamiyenin kapısı açıldı çıktı bu delikanlı. Kuru göt bişey ama dik yani, tam asker çeviği. Esas duruşu gösterdi, eli selama bi çaktı… O hareketteki rüzgar sesini duyduk yani şoförle ben. Serhat’a dedim bu oğlan yatsın uyusun sonra getir yanıma. Oğuz’la hikaye öyle başladı. Önce habercim yaptım, sonra baktım bölüğe dağıtımdan alabildiğimiz on iki asker içinde türkçesi en düzgün olan bu; şeye verdim, ne o, santrale.

Halkla ilişkiler mezunu, aklı başında, kültürlü, bilgili bir eleman. Zamanla sohbet, mmuhabbet derken baktık ki o aşık ben aşık, rakılı viskili uzun gecelerimiz başladı o dağ başında. İki katlı bir binamız vardı. Alt katta nöbetçi astsubay odasıyla onun yanına ilişmiş dandik bir ofis, onun hemen karşısındaki dönen merdivenlerle ulaşılan üst katta da benim oda ve üç metrekarelik penceresiz santral odası bulunuyordu. Oğuz uyumayı pek sevmediğinden neredeyse yirmi dört saat o karanlık ve pek havadar olmayan santral odasında oturur, arada bir çocuklardan birini telefonla telsizin başına diker, sandalyeleri birleştirir bir iki saat kestirirdi. Ben de alıştırmıştım askerleri; binaya girerken biri muhakkak bi “dikkat” çekerdi ki; içeride uyuyan varsa bana yakalanmasın. Neme lazım, zaten askeri, astsubayı, uzmanı toplam yirmi kişiyiz, kimseye ceza vermekle uğraşmayalım. Bir gün aşçıyı görev başında uyurken yakaladım. Oğlana iki gün ceza verdik aç kaldık. Neyse, esas önemlisi, karakolda da karakolun birkaç yüz metre ilerisindeki lojmanda da cep telefonları çekmiyor. İki aşık, düştük ahizeli sabit telefonun eline. Sekiz yüz yetmiş altı elli yedi seksen bir… Bekledik de bekledik. Günleri günlere, haftaları haftalara bağlıyorduk ama arayan soran yoktu. Bir de iddiaya girdik Oğuzla; arayanın dedik ta… Bekledik…

Ben, Oğuz’la gece muhabbetine kalmayacaksam, akşam altı-yedi gibi askerlerle yemek yiyip lojmana geçtiğimden, gece gelebilecek haberler Oğuz’a emanetti. Her sabahımız da ayrı bir maceraydı o yüzden.

“dikaayt!”

– Günaydın Oğuz
– SOOL!
– Haber var mı?
– Arayan olmadı komtanım.
– Çekmiyor siktimin telefonları. Watsaptan yazıp duruyolar oğlum kesin.
– Olabilir komtanım
– Olabilir… olabilir tabi. Muhabere Oğuz, muhabere. Ayrılma telefonun başından. Çayları söyledin mi?
– İki tane komtanım. Biri açık.
– Aferin
– Sağolun komutanım
– OĞUZ!
– EMREDİN KOMUTANIM!
– Keşke yalnız bunun için sevseydim lan seni.

Oğuz gülümsedi.

Aramadılar… Aramadılar ama iki yıl sonra aramayanlardan biriyle Oğuz’un düğünündeydim. Kalktık gittik Ankara’ya, çeyreğimizi taktık. Çok sevindi tabi piç; her gözgöze geldiğimizde sırıtıyor. Bir ara fırsat bulup kaçtı yanıma. “Komutanım”. Lan sikerim komutanını deyince abi’ye döndü. Abi dedi sen ne güzel bi adamsın yaa. Bırak lan taklayı dedim. Sen hikayeyi anlat, nasıl oldu bu iş? Aradın de mi? “Vallahi aramadım” dedi.

– O mu aradı?
– Yok o da aramadı.
– Lan it, kelime oyunu mu yapıyorsun bana?
– Yok komutanım, abi… Bir gün parkta oturuyorum. Bak parkı söyleyeyim de gül. Cemal Süreya Parkı’nda bankta oturuyorum. Cumartesi öğleden sonra. Cebimde çekirdek. Biraz ondan biraz sigara… Sonra yanıma biri geldi oturdu. Kadın olduğunu anladım tabi, dönüp bakmadım rahatsız olmasın diye. Hani ama bakmasan da görürsün ya böyle yandan yandan… Saçlar, kıyafet, az buçuk yüzü de anlaşılıyor. Yine de ihtimal vermedim. Çekirdeğe devam… Unuttum gitti. Mümkün değil dedim geçtim yani. Sağıma doğru bakıyorum boş boş. Aradan bir iki dakika geçti herhalde, “biraz da bana versene” dedi bu. Komutanım gündüz vakti havai fişek gösterisi izledim ben gözümün önünde. Sidney’de yılbaşı gecesi gibi. Gündüz gözüyle kuzey ışıklarını gördüm. Saniyenin onda birinde uzun uzun fidayda oynadım Cemal Süreya heykeliyle karşılıklı. Döndüm, avucumu uzatıp “al” dedim. Onu dememle ağzımın üstüne sol elle şamarı indirecek oldu. Elini tuttum havada. Hoop dedim. “Niye aramadın eşşoğleşşek” deyince, e kızdım sildim numaranı, sen arayaydın dedim. Öyle deyince bi tokat daha atacak oldu ama tuttum elini. “Sen arayaydın” diye tekrarladım sinirle. Ben, dedi kadınım. Ben ne arıycam? E dedim aramazsan böyle olur işte. Ondan sonra sohbet muhabbet, falanlar filanlar, geldik bugüne”.

– Sen? dedi.

Dedim ben unuttum gitti. Öyle takılıyorum. O dağ değil başka dağ. Bu sefer telefonlar çekiyor ama. Arada bir watsapp şenleniyor mavili mavili. Bazen işler kesatlaşıyor. Hani konuşmuştuk ya bir sefer; yağmur beklesen de yağıyor beklemesen de meselesi. Baktım yağmıyor. Bıraktım Oğuz beklemeyi. Böylesi daha iyi.

– Olsun, dedi. Bakarsın belki bir gün… Kalk halay çekelim hadi.

Ölümüne halay çektik ayakları vura vura.

Oğuz gülümsedi.

Dün işte Oğuz aradı. Dedim hangi dağda kurt öldü acaba. Telefon çalarken bir düşündüm, üç sene olmuş eşek herif aramayalı. Açtım, “Komutanım” dedi, sesi yere dağılmış kırık cam parçaları. Ağlıyor. “Oğlum hayırdır, n’oldu? “Komtanım”. Nefes alışverişinden anladım ki, dışarıda, yürüyor. Korktum tabii, insanın aklından binbir türlü şey geçiyor. “Oğlum konuşsana n’oldu?” dedim sesimi yükselterek. “Boşandık komtanım”. Sustum tabii bir an. Ben ne diyeceğimi düşünürken hıçkırmaya başladı, bir şey diyemedim. Terhis olduğu gün geldi gözümün önüne.

“dikaayt!”

– Günaydın Oğuz
– SOOL!
– Haber var mı?
– Yok komtanım.
– Olmasın
– Emredersiniz komtanım
– Bitti de mi lan?
– Şafak doğan güneş komtanım
– Biliyoruz lan. Çayları söyledin mi?
– Yok komtanım. Kahve söyledim.
– Neden?
– Kapanışı kahveyle yapalım
– Sen de git amına koyim, sen de git
– …
– İyi anlarında sesin kalınlaşıyor Oğuz
– KEŞKE YALNIZ BUNUN İÇİN SEVSEYDİM SİZİ KOMTANIM!
– AFERİM LAN!
– SOOL!

Sarıldık. Oğuz ağladı.

Yol gürültüsünü ince ince kıyan hıçkırıklarını sözcükler takip edince kendime geldim. “Hiçbir… şeyim yok akıp… giden sokaktan başka komtanım, hiç…” Gözlerim doldu. Ah, dedim Oğuz, ah.

Published in DÜZ YAZILAR

Comments

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>