Skip to content →

BİSİKLET HİKAYESİ

burda asfalt bitiyor. belediyenin yeni yaptığı yolun inşaatı başlıyor. şehirden çıktım. tekerler toprakta dönmeye başladı, şimdi rahatım. sabahın köründe ne işim var kırda bilmiyorum. nehrin akış yönüne ters sürüyorum. yanımdan hızla geçen arabalar yok artık, apartmanlar yavaş yavaş kayboluyor. yaz sabahının diri serinliği güzeldir. bu saatte üstüne çiğ düşmüş çimlerle bir olup titremek güzeldir. gök temiz, ufukta tepeler açık seçiliyor hala, kuru toprak havadaki nemi emiyor. kuş sesleri. uykum açılıyor, hızlanıyorum. az sonra bir piknik alanının içinden geçiyorum. şehre bu kadar yakın olunca insanlar sık geliyor, etrafa gazeteler, pet şişeler, mangal külleri saçılmış.

sevgilinle vakit iyi geçsin diye sevişmeye başladıysan o aşk bitmiştir, bisikletle şehir dışına çıkmak veya halı saha maçı yapmak daha keyifli hale gelir. toprak yol bitip köy yoluna çıkıyorum. uzaktan sarı bir çoban köpeği kafasını dikmiş bakıyor. iki tekerli iri bir kurdun sürüye sokulduğunu düşünüyor. neyse ki yol koyunların otladığı yerin ters tarafına ilerliyor. köy mezarlığının yanından geçiyorum. adamın dedesi, dedesinin dedesi belki onun da dedesi burda yatıyor, o da burda yatacak, hemen evinin yanı başında. köye giriyorum. ilk çeşmeye vardığımda sırtım çoktan terlemiş. soğuk akıyor tişörtün içinden. iki çocuk bir de dede var. kel kafalı oğlanlar bir bisiklete bir bana bakıyorlar. bu çeşmenin suyu serttir, çok içersen miden şişer. dedeye selamün aleyküm çekiyorum, köylüler selamlaşmayı iyi bilir, sabahleyin çeşme başında, yolda karşıdan gelip traktör direksiyonunda, çayırda hayvan otlatan çoban, hiç sekmez. selamlaşmaktan sevinç duyarlar. sana da ılık bir duygu sıçrar.

-pilot musun oğlum?

yolun nato üssüne ilerlediğini hatırlıyorum. sırtımda asker çantası, kafa kazınmış. öyle olsun bakalım.

-pilotum amca.

-Allah kolaylık versin.

sağol diyip bisikletin pedallarına yükleniyorum. arkadan veletlerin nasıl özenerek baktıklarını hissediyorum. bunu bilmek için görmeye ihtiyaç yok. insan eliyle dikildiği belli sık çamların arasına girdiğimde yol yarım metre kalınlığında kaymak gibi asfalta dönüyor. batılıların götü acımasın diye döküldüğü belli. hızlandıkça tekerler uğuldamaya başladı, çarkların uyumlu şıkırtısını dinliyorum. başımı gidona kadar eğince rüzgar yemeden daha da hızlandım, uğultu ve şıkır şıkır ritmik bir ses. serin hava yüzümü ve ellerimi kesmeye başladı.

şimdi yolun sonu göründü, o büyük askeri birlik kapılarından, kımıldamadan dikilen iki asker. hızımı kesmeden üstlerine sürmeye devam ediyorum. beni gördüler, herhalde sırt çantam olduğunu da farkettiler. hareket yok, öyle bakıyorlar. ya bir bombayla geliyorsam? belki pilot sandı onlar da. üssün tam önünde sağa yokuş aşağı ayrılacak yol. ayağa kalkıp abanıyorum. tüfeklerine sarılsalar yavaşlıycam, öyle bakıyorlar. adamın biri bisikleti tam gaz üstlerine sürüyor. şimdi kıpırdanmaya başladılar ama tüfeklerine yeltenmiyorlar, sadece ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar. kimse böyle bir durumda ne yapacaklarını söylememiş. farkında olmadan aralarındaki mesafeyi açıyorlar, doğrudan üssün içine dalıcam. aramızda beş metre kaldığında kolları da hareketleniyor, bir şey olursa müdaheleye hazırlanıyorlar. tam o anda arka freni sertçe sıkıp bisikleti kaydırarak sağa sapıyorum. saptığım anda da toz toprak çukurlu bir köy yolunda kaymaya başlıyorum. bisikleti zorlukla toparlıyıp bu artistik dönüşü tamamlayınca nöbetçi kulesindeki askerin özenerek baktığını farkediyorum. nedense utanıyorum askerden, burası onun ülkesi bile değil ki, git sen de kendi ülkende bisiklete bin. yine de sıkılıyorum işte, insan sonuçta, aynı yaştasın. tepeler arasında süzülen nehri takip ediyorum hala. ilk başta kulaklığı takar müzik de dinlerdim, sonradan çevreden ayırdığı için bıraktım. bacak kaslarım yanmaya başladı bile. bu asfaltları çökertip tarlaya döndüren ne böyle, sele vurdukça kıçım acımaya başladı. nehirle aramda dar tarlalar ve istanbul”a giden tren yolu var. hızla gelen trenle karşılaşıyorum, ona bakarken ister istemez yavaşladım, pencereden bana bakan insan yüzleri gördüm.

yolun ortasına ezilmiş bir güvercini didikleyen kargalar konmuş. istiflerini bozmayıp gaklıyor şerefsizler. yanlarından tekmeyi savurup geçiyorum. gak gak gak. ben de sizin… tepenin yamacındaki kayalar arasına bir çeşme yapılmış, hayır olsun diye, belki çobanlar için, inin cinin top oynadığı bir yer. birazdan tepelerin arasında ufacık bir köyle yol bitecek. yolun bitmesine bir türlü alışamadım, sanki hepsi bir şekilde birbirine bağlanmalıymış gibi gelir bana. gidiyorsun ve yol bitiyor. bu kadar. bundan sonra dağ taş tepe. patika yok, keçi yolu bile yok. köye giren ve çıkan bir yol yok. köy yalnız tek bir yöne bakıyor, dünya o tarafta, küre olsa ne olur tepsi olsa ne? sevmiyorum biten yolları, şaşırıyorum da.

yoldan çayıra çıkıyorum. buraların toprağı kırmızı, ağır, her zaman çamursu. ağırlaşıyor bisiklet. etraf inceden koyun boku kokuyor. taze değil boncuk gibi boklar, hepsi kuru. bu iyi, otlayan sürü yoksa efelenen bir köpek de olmaz. çayırdan küçük tepeye tırmanan patikaya vuruyorum. burda gel git çimler iyice aşınmış, kızıl kafalı bir adamın keline tırmanıyorum. yokuş dikleştikçe geniş zik zaklar çiziyorum. bodoslama dalmaktansa vida gibi döne döne oyarak yokuşu ilerlemek daha kolay. ayaktayım tekrar, bacaklarım bütün halinde yanıyor. çok zorlayınca birazdan beynim acıdan başka bir şey hissetmeyecek, ondan sonra vücudunu bir makine gibi kullanabilirsin, kaslarında enerji tükeninceye kadar sürdürebilirsin bunu, yeter ki nasıl yapılacağını öğren. ciğerlerin ihanet edinceye kadar gidersin.

zirveye vardığımda göğsüme küçük iğneler batırıyorlar. güneş kazınmış kafamı haşladı. bisikleti olduğu yere atıp bir kayanın üstüne çömeliyorum. soluğum rahatlayınca kayanın üstüne oturuyorum. sırt çantamdaki termosta çay var, kapağına doldurup bir sigara yakıyorum. televizyonda o yaşlı kadının söylediği türkü ne güzeldi öyle, ah bir ataş ver cıgaramın ucunu yakayım. sen salın gel ben seyrine dalayım. vay vay vay. aniden ıslığım kesiliyor, çok sessiz. ta aşağıdan kurbağa vıraklamaları buraya ulaşıyor. kavaklar salınıyor. taşlar ufalanıp gitmiş. gök hep yerli yerinde. o nehir tepeleri aşındırıp geçmiş, yamaçlarda kırmızı, boz tabakalar. sinekler terli koluma konup kalkıyor. kolumu uzatıp tuzumla besliyorum onları. canımı biraz acıtıp emiyorlar beni, kötü olan duyduğum tiksinti ve çok acımasızlar. mümkün olsa öldürünceye kadar emerler. bir an burda daha önce de varmışım gibi geliyor, bir vakit kavak oldum, bir vakit kurbağa, taş oldum, kartal oldum, kargaydım, nehirde damlaydım, bulut olup ana rahmine düştüm. ait olduğum yere bu kez insan kılığında dönmüşüm hissi. merhaba dostlar. bu histen o kadar hoşnutum ki bir sigara daha tellendiriyorum.

yere fırlatıp attığım sevgili bisikletimi kaldırıp yokuş aşağı hafif hafif salıyorum. bacaklarım titriyor, birazdan kaslarım yeniden toparlar kendini. şu an isteksizler, zorlamıyorum. yokuş aşağı inince tren yolunu ve tahta köprüyü geçerek tek katlı bahçeli evlerin yanından geçiyorum. bunları toprakla uğraşmayı seven şehirliler yaptırmış. sakin ortalık. az ilerde yine bir köy var. merkezinde bir cami, küçük boş bir alan, tam karşıda bastonlu ihtiyarların oturduğu bir kahve, çay yuvarlak hesap 100 bin, çaprazda evin bir odası bakkal. tam olması gerektiği gibi. iç anadolu köyü. indiğim tepenin karşı tarafında köyü şehre bağlayan küçük asfalt yol var. tersten geliyorum yani. köyün girişindeki çeşmeye varıyorum. çeşme de olması gerektiği gibi. burda kükürtlü suyu olan bir hamam var. eskiden uyuz olanlar gelirmiş. her yerde kızıl mağaralar ve kükürtün pis kokusu. yine de güzel, sakin. bu ikinci çeşmem. suyun tadı şeker gibi, soğuk. istediğin kadar iç, rahatsız etmez. kafamı da çeşmeden akan suyun altına sokuyorum. ohhh. yaşamak güzel be kardeş. hazır asfalta çıkmışken beklemeden yola düşüyorum. on dakka sonra tırmanacağım son tepenin ucunda bayrak direklerini seçiyorum. geldim sayılır. son köyün içinden ok gibi geçip yokuşa vuruyorum. tepeye tırmanınca ahşap kapıdaki bekçiye selam verip içeri giriyorum. galiba para almaları gerekiyor, ama şehir merkezinden 17 kilometre uzakta bol yokuşlu bir yolu bisikletle aşıp gelen bir gençten bilet kesmiyorlar. eyvallah. ilk virajı dönünce üstünde güneşin pırıl pırıl parladığı göletle yüz yüze geliyorum. sudan yansıyan ışık gözümü alıyor.

oltayla avlanmaya gelir orta yaşlı adamlar buraya. ucuz sedan arabaları ve kasalarında içki olur. teybi açmazlar ama, terbiyesizlik yapmazlar. jandarma karakolunun altındaki tahta masalara varıyorum. çeşmeden su, bir ağacın dibine işiyip daha kuytu bir yere gidiyorum. gölet manzaralı bir ağacın gölgesine yatıyorum. doğanın böyle güzel serildiği yerlerde insanların neden aşka geldiği, öpüştüğü, seviştiği, aşık olduğu aşikar aslında. her yerde bir hoş geldin duyuluyor, ümit dolanıyor ve ağaçlar kulağına sen farketmeden fısıldayıveriyor, bir çocuk yap. dağda, denizde sevgilinleysen bir kızışma hali olur ya, şimdi böyle göleti izlerken çok da mantıklı. şehre dönünce şu kızın yanına uğramalı. çantadan kitabı çıkarıp okumaya başlıyorum, kafam bir türlü almıyor. aklım biraz hatuna kaydı, biraz da soğuyan sırtım belim ağrımaya başladı, sağa sola döndüm, yok rahat edemiyorum. doğrulup sıkıntıyla tepelere bakıyorum. kondisyonum yerinde, şehre dönerim, ama hava sıcak. kalkıp suyun kenarına iniyorum. sigara içerken, suyun içinden incecik bir su yılanı kıvrılarak bana yaklaşıyor. göz göze geliyoruz. ne yapacak diye kıpırdamadan bakıyorum. durup süzdükten sonra ürküp hızla yan tarafa kaçıyor. incecik, korku dolu. keşke benden korkmasa. koluna dolayıp sevebilirsin, yavruya benziyordu. yılanın da yavrusu sevimli oluyor. suyun üstünde yavaşça salınan yaprağa kusursuz bir dengeyle konmuş bekliyor sivrisinek. çok zarif. oraya çöküp kalıyorum. hayvan serseme çevirecek kadar güzel. güneşin inmesini beklemek gerçekten sıkıcı. ilerde alabalık satan bir yer var, kaçak bira bulunur. bir kutu alıyorum. birayı kafama diktikten sonra çimde uyuya kaldım. galiba rüya da gördüm ama hatırlamıyorum, kafam kaynıyormuş gibi ısınmış. yine de huzurluyum, dinlendim. dinç ve mutlu uyandım. öğleden sonra 4 civarı olmalı. dönüş çok kolay. büyük kısmı yokuş aşağı.

gidip bir bira daha alıp çantaya atıyorum. dönüş zamanı. göletin dibindeki köyü geçtikten biraz sonra koltuğun olduğu tepeye vardım. geçen geldiğimde farketmiştim. bisikleti asfalttan çıkarınca zemindeki kocaman taşları görüyorum, zincirin göbeğine çarpıyorlar. mecburen bisikleti bırakıp yürüyerek tırmanıyorum. tahmin ettiğim gibi, eğer böyle kimsenin uğraması beklenmeyen bir tepenin zirvesine bir adam kırmızı bir koltuk koyduysa manzara güzeldir. buraya çıkarırken zorlanmış olmalı, belki bir kaç kişiydiler. eski tarz kaba ahşap mobilya, cart kırmızı kadifeden kılıfı var. tepeler arasındaki vadi boydan boya uzanıp gidiyor. uzakta bir çiftlik evinin bahçesinde beyaz renkli arı kovanları var. tek tük arabalar geçiyor. taa su içtiğim köy görünüyor. hepsi ufacık, oturup izliyorum. koltuk rahat. koltuktan çok bir taht bu. sağ yanım güneş, sol yanım şehir, iki vezir. kendime aldığım birayı tahtın asıl sahibi içer temennisiyle koltuğa sıkıştırıp kalkıyorum.

süratle şehre doğru sürüyorum şimdi, rüzgar vurdukça rahatlıyorum, ısınan vücudum gevşiyor. hiç durmadan. şehre girdiğimde sabahki kadar rahatsız etmiyor arabalar. tahammülüm artmış, şehrin farkında bile değilim. kız arkadaşımın evine varıyorum. yüzü asık. bütün gün nerdeydin, cebin neden yanında olmuyor senin? aldırmadan banyoya giriyorum. şaşırdığını farkediyorum tabi. genelde benim de o bunları söyleyince yüzüm asılır. sıcak su. insanın en güzel icatlarından biri. çıktığımda tartışmayı beklemeye alıp akşam sinemaya gitmeyi teklif ediyor. yok diyorum, bu akşam yatağı balkona atalım, beline sarılıyorum. saatler geçiyor, yatakta şarap içip sokakta oynayan çocukların sesini dinlerken bu habersiz gidişlerimi hiç sevmediğinden dem vuruyor. sadece sus diyorum, gözlerinin içine sevgiyle bakarak. akıllı bir kız o, işlerin yolunda olduğunu seziyor, susuyor sadece. ben de üç yıllık kız arkadaşımla neden o gece defalarca seviştiğimi açıklamaya çalışmıyorum. dedim ya akıllı bir kız o. hem açıklamasını kendim de bilmiyorum.

Published in DÜZ YAZILAR

One Comment

  1. lara

    bisikletin hikayesi çok güzel olmuş

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>