İçeriğe geç →

ARABALI HİKAYE

“biz” diyor, gözleri fal taşı gibi açılmış, “birbirine düşkün bir aileyiz, kimle evli olduğunu bir daha düşün. kardeşimle böyle konuşamazsın”. bu kadın bir zamanlar “biz” dediğinde ikimizi kastederdi. gözlerinin ümitle bana baktığı da oldu, benim de ona aşkla baktığım günler. boğaziçi”ne yeni başlayan kardeşi son bir aydır bizim evde kalıyor, daha doğrusu onların evinde. kayınpeder “nasılsa size kalacak oğlum, boşuna gençliğinizde sıkışmayın” diyip evin anahtarlarını elime bıraktığında şanslı bir adam olduğumu düşündüm. o zaman bile sevinmedim şimdi farkediyorum. bu sabah şu anda bana bağırmakta olan kadının erkek kardeşi yine böyle gözlerini fal taşı gibi açarak “bu ev bizim” dediğinde duyduğum yalnızca öfkeydi, belki yüzüne bir yumruk atsam daha iyi olurdu. “siktir git” dedim. ortalık karıştı. son dört saattir kavga ediyoruz. velet, bu yaptığını babama anlatıcam diyip gitti. şimdi eşime nefretle bakıyorum, köpek gibi bakma bana diyor, kendimi aldatılmış hissediyorum. bütün aşk bir masaldı ve bu kadının bütün ihtiyacı kendini dölleyip akşamları bara güvenle götürecek bir sikten ibaretti. öfkeden elim ayağım, ağzım uyuştu, hiç bir şey yapamıyorum, sadece onu öldürmek istiyorum. tanrım şu kadın beni aldatsaydı da içim rahat ayrılsaydım. ne yaparsam yapayım ben bir taşralıyım, bu iş olmadı herkes yoluna diyecek kadar kendi hayatıma sahip çıkamadım. doğrular vardı. bütün dünya beni aldatmış olabilir mi? şimdi gelip çırpınarak vuruyor bana, filmlerdeki kadınlar gibi, bir kez olsun sıkı bir tekme at, okkalı bir tokat at. bir kez olsun abartmadan seviş. o kadar iyi sevişmiyoruz biz, bir tanrıça hali, şuh bakmalar, ahlar ohlar, hep abartılı. iyi bir cinsel hayatı olduğuna inanmaya muhtaç. sürekli denetim, sevgili annesinin onayıyla sevişiyormuşuz hissi. annesiyle kavga edip durduğu için kendini farklı bir insan sanıyor. daha çok eski hamburgercinin yenilenmiş şubesine benziyor. okumakla olmuyor o işler, bak ben bile kitap okumuyorum artık. hepsi birikiyor, kızarıyorum, ses sada yok ama bende. iki üç çift çıktığımız akşam yemeklerinde ne kadar sıkıldığımı bilemezsin, alttan alta sidik yarıştırmanızdan ve hiç bir şeyden bahsetmemenizden ne kadar sıkıldığımı bilemezsin, o gidilen otellerin, göl kıyılarının anlatılmasının ne büyük bir saçmalık olduğunu bilemezsin. çocukluk arkadaşın ispanya tatilini anlatırken ben bu kadın hiç kumsalda sevişmiş midir diye düşünüp duruyordum, sevişse anlatmazdı, ama ispanya tatilini de böyle anlatmazdı. binadan, müzeden, resimden, heykelden içimiz dışımıza çıktı. bir de romantik noktalar, bir kaç gece kulübü. sonra her zamanki doğu batı saçmalıkları.

“şimdi anneme ne diycem ben?” bu soruyla kendime geldim. ne için sorduğunu bile anlamamamıştım, tek bildiğim annesinin tepkileri üstüne düşünemeyeceğimdi. çok korkak bir adamım ben, bir daha dönmeyeceğimi bile söyleyemeden çıktım. konuşur, bir şey yapar fikrimi değiştirir diye o kadar korkuyordum. arkamdan bağırdı: Allah belanı versin!

arabaya binince derin bir soluk aldım. bir an önce uzaklaşmak istiyordum. bu arabayı almak için neden bu kadar taksitin altına imza atmıştım sanki? bakın güçlüyüm ben, yükseliyorum, doğru yoldayım. artık ne kadar az yürüyorum. yürümeyi severdim eskiden. küçük, ucuz bir araba üretmeyecekler mi bir daha? çarpışınca kafayı gözü dağıtmayacağın üstü kapalı bir motorsiklet benim ihtiyacım. abs”den ebs”den içimiz dışımıza çıktı. ödenecek borcu düşününce içim daraldı. bir off daha çektim. arabayı ilk aldığım gün kendimi yeni bir insan gibi hissediyordum. şimdi trafiğe girme düşüncesinden nefret ediyorum. otomatik vitesin o kadar pahalı olmasından da şüpheleniyorum doğrusu, rahat diye fiyata kaktırıyorlar bence. belki en garibi biraz önce evliliğimi bitirmiş olup bunları düşünmemdir. derin bir hoh daha. fikret”i arıyorum, moralim çok bozuk, buluşup içelim, evet gündüzden başlayalım, evet yine kavga ettik ama bu sefer iş başka, bir yandan karımın sevdiği radyo istasyonlarını hafızadan teker teker siliyorum. 70″lerden bir rock gurubu çıkıyor, müziği iyice açıyorum, pencereleri açıp gazı köklüyorum. yüzüme rüzgar vuruyor, iş yerinde her zaman mini etek giyip güzel bacaklarını sergileyen necla var, benden hoşlandığını hep hissettim, ilk sıraya onu koyuyorum. müthiş bir neşe var içimde, özgürüm. anasını, kardeşini….

istanbul’un trafiği her türlü sevinci söndürecek kuvvette. kilometrelerce süren araba konvoyunda güneş yüzüme çarptıkça başım ağrıyor, feci halde uykum var, halsizim. ağzım kurumuş, keyfim kaçmış taksime varıyorum. güya çözülemeyen otopark çilesi, artık bu işin kaymağını kayserililer mi yer, yok kaymağı afyonlular yiyordu. her daim belediyenin yediği kesin gerçi. sıçtılar ülkenin içine, sattınız lan ülkemi, yurtsuz kaldım. fikret’le her zaman buluştuğumuz kafeye gidiyorum, hemen bir bira söylüyorum, şişeden dolduruyorlar, katıksız bira yani, soğuk tadı ferah, halsizliğim bile geçiyor, biraz daha iyiyim. yavaştan bob marley de patlattılar. fikret gülerek görünüyor, artık kavga ettiğimizde ciddiye bile almıyor. “ben de nuray”dan boşandım” diyorum. keskin girişleri hep sevmişimdir. yüz ifadesi değişiyor. sonunda hayatıma yön verebildiğime ikna oluyorum. demek akıntı bu yönde değildi. sonradan kafam ağrımaması için öyle bir giriş lazım ki, bir de fikret”in ara bulma çabalarıyla uğraşmayayım. çok kesin konuşuyorum, en çok korkularımız büyük laflar ettiriyor zaten. fikret”e benim eşim olmasa senin nuray’la oturup konuşacak hiç bir şeyin olmaz, iyi kalpli bir arkadaş gibi karıma dostça davranıyorsun demek isterdim, dilimin ucuna geldi, bıraktım. sadece ara bulmaya çalışıp komik duruma düşme dedim. kendime gülüyorum, sadece bir hafta önce gelecek yaz çocuk yapmayı planlıyorduk nuray’la. onunla tanıştığım beş yıl içinde iki kez aldattım üstelik, iyi bir rakam bence. bu kafenin her şeyi iyi, buraya takılan üniversite öğrencilerini de çok seviyorum, koltukları rahatsız bir tek, yine belim ağrımaya başladı, kalkıp galatanın altına gidiyoruz.

aç, bir büyük aç, bir yol ayrımındayım ve içince şiirsel konuşmaya bayılırım. bu da benim çiğ yanım ne yapalım. konuşuyoruz ya, aklım sürekli eskiye gidiyor, nuray’la tanışmamız, şunu yaptıydı, bunu ettiydi, büyük ada’da sarhoş olmuştuk, sürekli ondan ne kadar bunaldığım sonra, şimdi cep telefonuyla arayıp duruyordur. telefon kapandı mı iş biter. bu kadar basit işte. cebi defalarca çaldırır, on defa, yirmi defa. o anda konuşmak istemiyorsundur, tuvalette sıçıyorsundur, araba sürüyor olabilirsin, uyuyabilirsin, farketmez. annesi de böyle yirmi defa çaldırıp iki dakka sonra yine çaldırır, bunun görgüsüzlük olduğunu düşünüyorum ama taşralı rolü bana ait. birey olamadan cep telefonu alınca böyle oluyor. telefon terörü. bu garsonlar içmeden nasıl tahammül eder bu kadar sarhoş adama. gülerek veya söverek herhalde. iki yıllık evliliğin muhasebesi ağır iş. kolay geldiği için evlendiğimi farkediyorum. nuray anne babasıyla oturan bir kız olmaktan çıkacaktı, düzenli bir cinsel hayat, ekonomik rahatlık, en sonunda toplumla bir anlamda barışmak. rahat kolay çeliyor insanın fikrini.

fikret, “abi” diyor, “bu çok ciddi bir konu, ben sana bir şey diyemem”. rakının sonuna doğru “senin eninde sonunda ayrılacağını hep biliyordum” diyor. kardeşim benim, kalkıp öpüşüyoruz. oh be abi diyor en sonunda, çok sevindim. birbirimizin gözlerine gülerek bakıyoruz, tıpkı lisedeki gibi. başlıyoruz şu ne güzeldi, şimdi ne yapıyordur, o kesin evlenip çocuk yapmıştır. mihrap dağılmıştır. hahhaaaa iğrenç erkek muhabbeti, neler gizlidir orda, kızların memeleri tahata gibi dümdüzken biz çılgınlar gibi aşıktık ve onlar için ağlıyorduk kafayı çekip. eve dönünce de bu yaşta içilir mi diye bir de babadan zılgıtı yedin mi gerçek dostluğun temelleri atılır. memeler sarkmıştır diye konuşurken birbirimizin gözlerinde ışıltılar yakalıyoruz. ilk gençliğin karanlık odalarda müzik dinleyip hayal kurulan aşkları canlanıyor. bunu anlayan anlar. nasıl aşık olduğumuza en çıplak haliyle şahit olduk, hiç sıkıntı duymadan götten de bahsederiz, memeden de. konuştukça moralimiz bozuluyor, yola ne bekleyerek çıktık, ne bulduk, kendimiz hakkında ne kadar yanılmışız?mgökte ateşler içinde yanarak bir gök taşı süzülüyor, gittikçe yaklaşıyor. hüzünle bakıyoruz gök taşına, aşktan, hayal kırıklığı, çaresizlikten yoğrulmuş, coss ediyor, tam haliç”in ortasına düşüp, denizi fokur fokur kaynatarak. akşamcılar bir an irkilip çevresine bakıyor, bizden başka gören yok. ne olursa olsun ayrılık kederlidir. uğraştığımıza değiyor mu, soruyorum. pek de değmediğini söylüyor fikret, hayatta kalıyoruz işte, insan olduğumuzun tek işareti hayal kurmak kaldı elimizde, hatıraları yad etmek. şu an yok yani diyorum, başını sallıyor. konuşmuyoruz. bugünün şerefine hesabı ben ödüyorum. gülüşüyoruz.

alman malı arabama binince verdiğim paranın karşılığını almak istiyorum. e-5 ‚¬Ëœte makaslar atarak gidiyoruz, bir kamyona bodoslama çarpmamak için iyice sağa kırıp ara yollardan birine giriyoruz. yol nerdeyse boş, bitişik nizam çirkin mahalleler, sonra yıkık dökük gecekondular. buralarda yaşamaktan nasıl da korkuyoruz. uzatmayalım diyorum, ölürsek ölürüz. geri dönüp arabayı geldiğimiz şeride sokuyorum, sol şeritte 160‚¬Ëœı gördüğümde karşıdan bir araba görünüyor. araba soluma kaçıyor. bir çığlık atıyorum. fikret intihar edeceğime inanmasa da buna gerek yok diyor sessizce, korkmuş. yol çok sert biçimde sola kıvrılıyor, takla atmadan dönebildik, arbs sayesindedir herhalde, hahhaaa. takla atarsak da altı hava yastığı açılacak muhtemel senaryoya göre. sonra da 911 kurtarmaya gelir. sokak lambaları seyrek, büyük kısmı yanmıyor buralarda, belediyeye asıl oy da burdan çıkıyor ama…adam yoksul olunca ne yapsa adam yerine konmuyor yani. iyi de bu dünyada ne işim var benim? duvarlar, tekerler, paralar, garsonlar, bordrolar kafamda uçuşuyor. kardeşim ben insandan güzel bir şey görmedim, insandan çirkin bir şey de görmedim. dönüp bağırıyorum fikret”e. o sırada araba hopluyor, kızak gibi kaymaya başlıyoruz, frene bassam takla atarız, ayağımı gazdan çekip arabayı yolda tutmaya çalışıyorum. fikret çığlık atıyor, ben hassiktir çekiyorum. araba duruyor. elim ayağım buz kesmiş. geldiğim yoldan geri dönmüyormuşum demek. çevrede bahçeli evlerin tek tük ışıkları var. bir köpek havlıyor. kendime gelince sigaramı arıyorum. iyi bok yedin diyor fikret. kendimi aptal gibi hissediyorum. arabayı yavaşça çevirip geri dönüyorum, ankara istikameti tabelası, yolu bulduk.

fikret”in evine vardığımızda saat sabah 4. birer bira açıyor, cila olsun. iyice suskunlaştık. eline eski bir kaset alıyor. ilk dinlediğimiz metal albümü. orta birinci sınıf. sesi kısıp dinliyoruz. fikret uzandığı yere sızıyor. sabah ezanını işitiyorum. fikret”in darmadağın bekar evine bakıyorum, saçı başı birbirine girmiş, üstü başıyla uyudu gitti, yapayalnız. ne yapmalı, o da bilmiyor. sigara bitmiş. köşedeki pastanenin ışıkları yandı az önce. o kadar yoruldum ki. herşeyden. yorgunum. ağaran geceye bakıyorum pencereden, ezan huzurlu, büyüdüğüm mahalleyi hatırlatan bir şey var içinde, yine de korkuyorum, peki şimdi ne yapıcam ben?

Published in DÜZ YAZILAR

Tek Yorum

  1. esin

    :)

Eleştiri, övgü, hissettirdikleri, düşündürdükleri vs. >>