“ben bu yüz ifadesini bir yerden hatırlıyorum.” dedi, “düşündüğüm gibiyse eğer, çok güleceğim.” hafifçe gülümsedim, keyfim yoktu. “nasıl yani?” dedim. “bırak şimdi.” dedi, “biri seni fena halde hırpalamış. bu sefer ağzın burnun dağılmış yalnız, çok fena dayak yemişsin!” bu kez gülümseyemedim… “anlatacak mısın?” dedi. omuzlarımı kaldırdım. “anlatmak bir işe yaramayacak sanırım. belki bana çıkış yolunu sen gösterebilirsin diye düşünmüştüm ama…” “tam tahmin ettiğim gibi demek! sana söylemiştim! kusura bakma ama, çok eğlendim şimdi!” “böyle konuştuğun sürece, ‘çıkış’ı bulduğuna inancım zayıflıyor.” dedim. “vauuuv!”, dedi, “bu halde bile saldırıya geçebiliyorsun demek! bravo!”
sıkıntı içinde derin bir nefes aldım. “kimseye saldıracak halde değilim. konuşacak başka kimsem olmadığı için sana geldim. beni ancak sen anlarsın, dedim.” yüzüne bakamıyordum. fena halde mutluydu. onu anlıyordum ama, ben o değildim. o atlatmıştı bunları. nasıl başarmıştı acaba? bense umutsuz görünüyordum sanırım…
“sana” dedi “bir şarkı dinleteyim mi? muhtemelen biliyorsundur ama…” cebimden sigaramı çıkardım. ardından da paltomu. tatsız geçecekti belli ki. aradığım cevaplar kolay kolay gelmeyecekti. “önce sana bir şey söylemek istiyorum. sen, çaresizken, metanetli görünmeyi nasıl beceriyorsun? benim de senden öğrenmek istediğim bu. ben bunu hiç beceremedim.”
gitmek istedim. çok yanlış bir yerde olduğumu düşündüm. bu bir rövanş olmamalıydı. onun istediği noktaya gelmemeliydim. hattâ onun yerinde olsaydım bu duruma daha çok içerlerdim belki. benim için acı çekmişti. ama suç benim miydi? benim çektiğim acınınsa onunla bir ilgisi yoktu şimdi. var mıydı? tutmuş ona gelmiştim işte. tam olarak nasıl bir soruya yanıt aradığımı bile bilmeden…
“böyle bir çabam yok ki. nerdeysen oradasındır işte! gerisinin ne önemi var ki hem? metanetli görünmek neyi değiştirir? güçsüzsen güçsüzsündür.”
yüzündeki gülümseme birden bire kayboldu. gözlerindeki acıyı gizlemiyordu artık. canım daha da sıkıldı… hiçbir çıkış olmayabilirdi demek… “seninki ne yapıyor? hâlâ dışarılarda mı?” dedim konuyu değiştirmek için. “işte!” dedi, “seninle en çok da böyle konuştuğun zamanlar baş edemiyordum. olmadık zamanlarda kontrolü eline almak, ‘önem’i belirlemek istiyorsun. ama bu artık mümkün değil. seni biliyorum.”
onu incitmek istemiyordum. ama durduğumuz yerler farklıydı. o, acı çektiğimi görmekten mutluydu. bense bundan asla mutlu olmazdım. aramızdaki masumiyet kayboluyordu artık…
uzun bir sessizlikten sonra yerinden kalkıp içerideki odaya doğru yürüdü. birazdan şarkının melodisi duyuldu. sonra kendisi de içeri girip yanıma oturdu. birer sigara yakıp sessizce dinledik zeki müren’i…
“anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek
hasta gönlüm yine hicrânını yalnız çekecek
bil ki rûhum seni çılgınca severken ölecek
yine sensin beni bir lâhza şifâyâb edecek”
“makamı nedir bunun?” dedim. “hicaz tabii ki!” dedi, gözyaşlarını silerken. “yazarı?” dedim. “ne yapacaksın yazarını?” dedi. “belki bir fatiha okurum.” dedim. o öfkeyle burnunu çekip yüzüme baktığında, ben yerimden kalkmıştım bile. sustu. “herif bundan mutlu olurdu belki. sonuçta, aynı taraftayız gibi görünüyor.” dedim paltomu giyerken.
“mustafa nâfiz ırmak” dedi, titreyen sesiyle. “bilir misin?” “hiç duymamıştım.” dedim. “ama aynı golü yemişiz işte! yakın bir arkadaşımmış gibi hissettim şimdi onu. tıpkı senin gibi.”
“sen” dedi, “benden daha çok acı çekiyorsun belki. ama bir yandan, senin için de acı çeken birileri olsun istiyorsun hep. anladım.”
gerçekten hiç anlamıyordu.
“aslında anlamadın ama, olsun.” dedim bağcıklarımı ayakkabılarımın içine tepiştirirken. “say ki yanlış numara.”