Bir senin yokluğun eksikti bozkır ayazında. Dön artık suç işlediğin yere.
Son Yorumlar
Diziler
Yazarlar
Meta
Bir senin yokluğun eksikti bozkır ayazında. Dön artık suç işlediğin yere.
Baharda kur yapmak için vıraklayan kurbağalar, yahut Beatles.
Çok sigara içme, öleceksin dedi sevdiğim kız. İsmi Bahar. Bir yumru gelip düğümlendi boğazıma. Yutkunamadım.
Geçen ilkbaharda doktora gitmiştik dedemle. Doktor, bu kadar sigara içersen ölürsün dedi açık açık. Dedem adamın yüzüne baktı, “şu dışardaki havaya bak. İnsan baharda ölmez”. Titriyordu sinirden. Dedem baharda ölmedi. Kışın ortasındayız ve komaya girdi iki gün önce. İhtiyar ölüme çok yakın artık.
Çok sigara içme, öleceksin dedi sevdiğim kız. Ben baharda ölmem diyemedim. Nasıl derim, yakışıklı bir adamla altı ay önce nişanlandı kız. Bir yumru gelip düğümlendi boğazıma. Yutkunamadım.
Parkta bir banka oturmuş insanları izliyordum. Bir araba yanaştı. İçinden ben indim. Karım ve çocuğum var yanımda. Kilo almışım iyice. Kel kafalıyım ama üstüm başım düzgün. Çocuğu oynatmaya gelmişiz. Daha ben “ne oluyoruz” demeden çocukluğum da gelmez mi?
- Oturabilir miyim abi?
- Otur bakalım, ne sevimlisin sen öyle.
- Çekirdek ister misin abi?
- Yok, ben sigara içiyorum.
- Sigara sağlığa zararlıdır demişti annem.
- Sen büyüyünce her şeyden şüpheleneceksin. Sürekli bu sızıyla yaşayacaksın. Gülüşüne bile bu acı sinecek. Kendine katlanabilmek için bol bol sigara ve alkol tüketeceksin.
Cin gibiydi ufaklık. Yüzünde bir gülümseme, orta yaşlı kel adamı işaret etti:
- bak o artık içmiyor. Demek şüphelenmekten yorulmuşsun bir vakitten sonra, sızlamaz olmuşsun.
- Ne arsız çocuksun sen, defol git bankımdan.
- Abim de hep böyle kovar beni yanından.
O zaman acıyarak biraz, dedim “kabuğuyla yeme çekirdeği, bir gün mideni bozacaksın”. Ben şaşkınlığımı atmamışken park sustu aniden. Çocuklar oyunlarını bıraktı. Bir tabut yüklenmişler parkın içinden geçiyordu cenaze konvoyu. Biraz önce haşladığım çocukluğuma baktım. Kafasını yere eğmiş dudakları titriyor. Kızarmış yüzünü asla kaldırıp bakmıyor konvoya. Sarıldım ona. Bu bizim cenazemiz değil. Daha değil.
Elimi tutarsan yedi sene kuraklık olmazmış tenimde.
Ne zaman aklına koymuştu bilmiyorum. Her akşam elindeki torbada beş ekmek, dönerdi evine yorgun argın. İki çocuğu vardı. Vakti gelince evlendiği bir de kadın. Saçlarını yana tarar, hep kahverengi takım elbise giyerdi. Bakınca anlardınız memur olduğunu. Yılbaşında piyango da alır mıydı bilmiyorum. Alıyordu herhalde. Her gün daha sessiz oluyordu yalnız. Bir gün, kaset almakla yarım kilo kıyma arasında bocalarken yine, televizyonda Hülya Avşar’ı dinleyeceğini düşündü. O gün bir kaset aldı kendine.
Önce anne babası vardı. Anne babası, hep fakir, hep yorgun, vicdanında unutmasına izin vermeyen sızı. Sonra dedim ya zamanı geldi evlendi. Anadolu’da kasabadan kasabaya dolanırken evlilik kurumunu eleştiremez insan. Yapılacak en iyi şey evlendiğin kıza aşık olmaktır. Sonra aşınır tabii her şey. Çocuklar geldi zamanla. Onların yüzleri aklına düşünce vazgeçti iki tek atmaktan; gitti pantalon aldı oğluna. Ve ne zaman boş kalsa elleri, vazgeçse para harcamaktan, ne zaman amire kızsa, ne zaman düş kadar güzel bir kız görse, çamurdan bir çaresizlikle ceplerinde sakladı ellerini. Elleri hiç öfkeyle yumruk olmadı, hiç uzun sarışın bir kızı okşamadı. Biraz önce reddedilmiş liseli aşık gibi biliyordu dünyanın yakışıklı zengin çocuklarını daha çok sevdiğini. Biliyordu dünya başkasını seviyor.
Buraya kadar sıradan olan hikayesi milyonlarca benzerinden farklılaştı. Temiz kaldı. Nasıl yaptı bilmiyorum, bu adam kirlenmedi. Yaşı kırkken, memur olmaktan da utanmadan, komşusu üniversiteli kıza aşık oldu. Ne asansörde seks, ne denk getirip becermek. Apatmanın kapıcısından farkı buydu. Kızıl saçlı kız her gülümsediğinde koptu içinde yaşanmamış bir hayat. Eve gelen hip-hopçu oğlanlara bile kızamadı. Evden çıkış saatlerini denk getirmeye çalışıyordu yalnız.
Sonra bir gün yoruldu kendi olmaktan. Bütün bir hayattan geriye acı bir gülümseme kaldı, her gün sokaklarda milyonlarcasını gördüğün kaba saba suratında. Bozkırda yaşlansa da sulara bıraktı bedenini. Depresyona girmiş dedi komşuları.
Bir filmde izlemiştim; adam kıza söylüyordu: “Çok uzun zaman önce evrendeki bütün atomlar biraradaymış. Hepsi bir fındık tanesi hacmine sıkışmış. Sonra büyük bir patlamayla saçılmışlar, evren oluşmuş. Milyarlarca yıl sonra, evrenin bu köşesinde, bu şehirde yeniden kavuşuyoruz biz aslında”. Sevdiğim kız şizofrenmiş, bugün öğrendim. Umrumda değil. Onu çok uzun süre özledim ben.
Sen aşka yazgılısın çocuk. Dudaklarının hemen titreyivermesinden belli. Yüzün kızarınca saklanacak yer aramandan belli. Sen değil misin sapasağlamken ve otuz küsur kadınla yatmışken, seni seviyorum, deyince mide kanaması geçiren? Yarım litre kan kusmak anlatmadı mı sana seni? Bekaret neymiş ögretmedi mi? Sen aşka yazgılısın çocuk.
İnsan nedir? Genelevin çırpı bacaklı çocuk fahişelerinden tiksinen varlık mı? Altındaki fahişenin kalp atışlarını sağ memenin altında duyunca şevkat duymak mıdır insan olmak? Beş dakika sonra aynı kadına arkadan girmek midir? İrin ırmakları akıyor içimizde, yüzleşmeye gücümüz yetmiyor. Düşlerimiz ipotek koyuyor aklımıza bile. Nasıl boğulmayız? Büyük mavi denize dökülür ırmaklar. Deniz de gerçek. O denizde hayat buldu, ordan karaya çıktı tanrı da sevgi de. Biliyor musun insan öldürmemiş kişi insan sevmez. Damarlarım bu kentin lağımı.
Elleriniz sevgili bayan, kusursuz ve alabildiğine beyaz. Elleriniz öyle küçük, tatlı bir ezgi gibi. Sanki hiç acı çekmemiş parmaklarınız. Hiç ağır bir yük kaldırmamış. Ancak öpülmekten uykusuz kalmış elleriniz. Damarlarınız nasıl saydam öyle; baharda eriyen kar suları gibi. Elleriniz hiç parasız da kalmamış belli. Ne olur bir sigara içimlik durun öyle. Beynim yanıyor benim, sabahlara kadar okumaktan. Gözlerim kan çanağı. Elleriniz gerekli bana bugün. Su kadar, taze bir nefes kadar. Tutup avuçlarımın arasında ısıtmalıyım bir çocuğu okşar gibi. Yanıyorum. Boğazım da şiş. Çalışmalıyım üstelik. Elleriniz olmasa çalışırım da.