sonsuzluk ve bir gün

20 Temmuz 2008 Pazar, 00:20 / yazar: kocak

Terkedilmiş karanlık gemiler gibiyiz ve öylece salıverilmiş denizin ortasına.Hep akıntıdır karşılaştıran bizi ve koparıp uzağa düşüren.Akıntıdır alır götürür , birbirimizin etrafında dolanarak, sokularak, çarpışarak…
Ağır ve nedensiz iniltiler bomboş güvertelerde.Her yerde pas ve deniz.Yükler boşaltılmış, tayfalar terketmiş, sarhoş gemiler, yalnızca yüzdüğü için gemiler hala.Felakete uğramış, sevinç içinde her kaygıdan kurtulmuş, bir tek hüzün kalmış geriye, tek bir çığlık sesi dahi duyulmadan çarpışarak…
İnildeyerek, öncesini ve sonrasını artık merak bile etmeden.Tek bildiği denize kapılıp gitmek.Akıp gitmiş ve ümide gerek kalmamış.Kendine ve diğerlerine ümit beslemeden, ne bir acıma.Sessiz ve tek bir çığlığın dahi duyulmadığı çarpışmalar sonra…
Bunu bir şekilde istemiş olmalıydık bir tarihte, içten içe sezerek.Koynuna alırmışcasına, bağrına basar gibi, kucaklaşıp bir iyilik yapıyormuş edasıyla çarpışarak, çarpışarak, çarpışarak…
Savrulup gitmesin, uzağa düşmesin diye.

ayna

08 Temmuz 2008 Salı, 23:49 / yazar: kocak

İçimizdeki iyilik kırıntılarına bakıyorum da; bu dünyadaki her şey aşka hazırlıktır, aşk için ödenen bedeldir, aşka duyulan hasrettir, aşktan eksiktir.Aşk için konuşur, aşk için duyar, aşk için susarız.Gelişimiz ve gidişimiz aşkadır, aşk için doğduk, aşk yüzünden öleceğiz, aşk içinde.Aşk içinde görür, aşk içinde koklarız, aşkladır bütün dansımız.Bütün derdimiz aşktan, dermanımız aşktır.Aşkla doğar bebek, aşkla doğrulur, aşkla yürür, aşkla büyür.Şiddetle çağıran aşktır, bekleyen aşktır, yüz üstü bırakan aşktır.Aşkı hayal eder, aşkı kaybeder, aşkı buluruz.En çok aşk öğretir, en çok aşk aldatır.En çok güldüren aşktır, en çok ağlatan yine aşktır.En kolay kırılan aşktır, en sağlam olan aşktır.Aşka varılır mı, aşksız bir yer mi var?

karanlık kuyular

07 Temmuz 2008 Pazartesi, 15:16 / yazar: kocak

Bir duvara mı benzer kötülük yoksa bir hayvana mı?İçlerinde karanlık kuyular olan insanlar var ve kurbanlarının ayağını kaydırıp o kuyulara atmak ve acı çektirmek isteyen ve bundan haz duyan.Bu dünyanın dışından gelmiş gibidir, hiç yağmur yağmayan, hiç ağaç yeşermemiş, sanki bir topun peşine takılıp çocuklar hiç koşmamışlar.Öyle bilmediğimiz bir dünya.Bu dünyaya ait olmayan gözlerle size bakarlar, bir duvara mı benzer yoksa bir hayvana mı?İnanmak istemezsiniz, acı çektirmekten keyif duyan duvar mı var, hayvan mı var?

yollar söyletir - 7

01 Temmuz 2008 Salı, 13:02 / yazar: heyamo

Aydın’dan İzmir’e döndüğümde otobüs firmasının servisiyle Alsancak’a geldim. Efes Otelin önüne, THY servisine doğru yürüyordum ki Laptop’ı servisin ön koltuğunda unuttuğumu fark ettim. Hemen fırlayıp firmanın bürosuna girdim. Dedim nerdedir şimdi servis? Dedi ilk durağı Üçyol… Ben dedim taksiye atlayıp Laptop’ımı alıp geleyim. Siz de telefon açın bıraksınlar oradaki büroya. Valizim de burada kalsın birazdan geri alırım. Atladık taksiye gittik Üçyol’a. Uğrayan olmamış. Telefon açtım tekrar merkeze, oradan servis şöförüyle konuştular. Dediler siz nerdesiniz? Dedim ben Üçkuyular’daki büronuzdayım. Dediler birazdan orada olur. (Oysaki ben Üçkuyular’da değil, Üçyol’daydım. Kafamdan bir yer uyduruyorum ve maalesef öyle bir yer var! Allah kahretsin!) Birazdan bürodakilere diyorum ki ben onlara Üçyol yerine Üçkuyular dedim. Tekrar arıyoruz. Balçovaya, üniversiteye yönelmiş servis. Diyorlar dönüşte gelir. E diyorum uçağım var benim? Taksici diyor abi ben götürürüm yetişiriz. E ama diyorum valizim Alsancak’ta? (Hay kafama sıçayım, alsana valizini de yanına be adam!) Diyorum ki taksiciye, gidip alalım şu nalet valizi de gelelim o zaman. Gidiyoruz, geliyoruz, servis geliyor, Laptop’ıma hasret ve şefkatle sarılıyorum. Atlıyoruz taksiye, havaalanına varıyoruz.

Antep uçağını beklerken bunları yazıyorum…

deniz görmemiş çocuklar

29 Haziran 2008 Pazar, 16:06 / yazar: kocak

Daha deniz görmemiş çocuklar var.Belki avlanmış bir köpekbalığı ve başına toplanmış vahşi bir kalabalık gördüler(bir katilin idamını izlemeye gider gibi, kafalarında bir takım cinayetler daha işlenmeden durdurulsun diye), belki televizyonda, belki balık kasalarının peşine takılmış martılar, kayıklar ve akan bir su gördüler.Daha deniz görmemiş çocuklar var ve hiç deniz görmeden ölen adamlar ki kalpleriyle birlikte zincirli cep saatleri de durmuştur.Ani bir kararla çırılçıplak soyunup kendini sana sunan bir kadın gibi, soluksuz bırakarak, yer gök mavidir, deniz görülmüştür.

bilgi

23 Haziran 2008 Pazartesi, 13:59 / yazar: kocak

Bütün üst düzey bilgiler aslında çok basit bir şey söyler.Konu psikiyatri veya fizik olabilir, farketmez.O bilginin üretilmesi için yıllarca gece gündüz çalışmış çok zeki adamlar olabilir, ayrıntılardan cımbızla çekilmiş, uykusuz kalınmış, süzgeçlerden süzülmüş de olsa, sonra o bilginin öğrencisi yıllarca uğraşmış, bir sürü emek de verse, bir an geliyor ve bahsedilen beyninde kısa bir cümleye tercüme ediliyor.Hayatta her konuda böyle bir gerçek var, farkında mısınız?Uzun düşünmeler, formüller, kitaplar, tartışmalar, gözlem, tecrübe, bütün çaba, sonunda bilgi yüzünü insana açınca şaşkına çevirecek kadar basit olduğunu farkediyorsun, ”çok susadım su ver” demek kadar kendiliğinden ve basit.Parçaların çıt diye yerine oturduğu an.Belki daha baştan beri beynin günlük konuşma dilinden başka bir biçimde düşünemediğinden, herhangi bir bilgi zır cahile anlatılabilecek kadar basit cümlelere iniyor, belki baştan beri oradaydılar, bu yalnızca bir toparlanma.Basit her neyse.
Bilginin bu haline bir övgü kondurup sadeliğinden dem vurabiliriz.Sade ve güzel.Bu güzel bir konak açıkcası, bilgiyi hayranlıkla seyrettiğimiz, anlattığından bağımsız bir ”şey” olarak izlediğimiz ve ona ulaşıncaya kadar katettiğimiz kendi insanlık yolculuğumuzdan haklı olarak haz aldığımız, gevşediğimiz bir an.Fakat bir kere böylesi bir estetik zevk almışsan durur musun acaba, yoksa yeni zafer anları peşinde düşünmeye devam mı edersin, evren veya hayat de sen ona, onu anladım derken kastettiğin evreni kafanda günlük konuşma dilinin düzenine oturtmak olmasın?Elektronlar, ağaçlar, kadınlar, çocuklar üstüne sonsuzdan kopardığın küçük bir parçaya dair o bilgi, eninde sonunda çok sıradan kelimelere dökülebiliyorsa ve hatta sıradan kelimelere dökülmeye muhtaçsa; yaptığın başedilemez bir sonsuzluğu zaptedecek, kelimelere dökecek kadar daraltmak olmasın?
Günlük dil, kendisi sonsuza doğru genişler mi, yoksa ufku ayakta tutan direkleri altından çekip çökertir mi, gerçeği kola kutusu gibi ezip katlanmış bir halde dilin düzenine sığacak kadar küçültür müyüz?Hakikate dair böyle bir sorunumuz varsa, dilin sınırları içindeki bu yazı nasıl olur da ondan bahsedebilir?Bilgiden aldığımız estetik haz hatta şehvet bizi hakikate sürükler ister istemez.
Hakikat, dil ve akıl için bir mittir.Akıl daha baştan hakikatle sonsuz arasında öyle bir evlilik kurar ki, asla başedemeyeceği, kapsayamayacağı sonsuzla, hakikat akıl tarafından damgalanır, erişilemez diye.Sonsuzluk akla sınırlarını hatırlatır ve hakikati ona yasaklar.Hakikat artık ödipal bir annedir.İstense de elde edilememesi daha hayırlıdır.Kavramın gelişimi öyle bir yerden gelir ki, kulaktan kulağa yayılan bir halk efsanesi gibidir, kafanın bir yerinde vardır hakikat, onun üstüne düşünmesen bile.Akıl hiç görmese de sahip olduğu bilgi parçalarıyla hakikat diye bir efsaneden dem vurur, anka kuşuna benzer hakikat, kaf dağının ardındadır da kaf dağı nerdedir?Dil, kendisinin tabi olduğu gramer ve mantık/mantıksızlık kurallarının dışında bir alana işaret eder, istemeye utandığı ve ancak ima edebildiği o güzel, hakikattir.Bilgiye ulaştığında hissettiği o gevşeme hakikat söz konusu olduğunda asla ulaşılamaz.Hakikat öyle bir sevgilidir ki, asla yatağa giremezsin, annen gibidir, hakikati görmenin günahı gözlerini oyup çıkarsan da ödenmez.Hakikat, sonsuzla evlidir ve böyle bir babaya karşı elin kolun bağlı kalır.O yüzden zevk sahibi Yunan soyluları bilgi o tarihe kadar görülmemiş bir hızla üretilirken, ortalık bilge adamla dolmuşken, hiç bir şeyi bilmek mümkün değildir diyiverdiler, bilgece konuştuklarını bilerek.Zeytin ağaçlarının altında şarap içip yıldızları izlerken kıs kıs gülüyorlardı herhalde.
Anasıyla yatağa girmeyi reddeden tüm o varlıklar, çakıl taşları, dolma kalemler, yıldızlar ve insanlar; hepsi acılı bir aşk içinde hakikati susmak zorundadırlar.Hakikat söz alanının içinde değil, olmak alanındadır.Dil, hakikate hakikat dediğinde bir selam vermiştir, hepsi o.Varlık hakikate aşık olsa da, hakikati dile getiremez, sır olduğundan değil, sus olduğundan.Aşığın halini aşık anlar.
Öyleyse var olmak neye benzer, gözlerini kırpıştıran, acıkan, sıçan, seven ve bildiği en kesin şey öleceği olan bir insan olarak var olmak neye benzer?Sonsuzluk karşısında ezilip gitmiş, bütün bu varlıklar, yapayalnız acı içindedir.Varlığın yalnızlıktan duyduğu acıyı insan tek başına üstlenmiştir.Başka hiçbir varlık, var olmanın onu hiçlik önünde düşürdüğü durumun farkında bile değildir.Sadece var olduğu için yalnız.Bütün varlıkların vicdanını, bu ağır yükü yüklenmiştir insan.Burdan ta evrenin sonuna kadar, bilmediğimiz bir sona kadar, hiçliğin korkunç güneşinin altında susuz kavrulmuş bir çöl düşün, o çölün bir de üstüne ateşle cayır cayır yakıldığını düşün, sonra çölün o yangını güzel bulduğunu, o yangından daha güzel bir şey görmediğini.Gelsin de ateş gelsin, o çöl yangına susamıştır.Var olmak hazla tutuşmuş bir yangındır, kendine ateş değmeyen.

.

12 Haziran 2008 Perşembe, 14:56 / yazar: kocak

Annen ölünce, onunla birlikte vücudundaki herbir hücre ölür, nasıl hayatta kaldığına şaşarak, vücudundaki herbir hücreden taşmış sevgi akar gider, yıkayarak yeryüzünü en ufak toz zerresine kadar.Sonsuzda bir noktaya dönüşürsün, sonsuzda nokta olur mu, sonsuzda nokta yok olur.Patlayıp içine çökmüş bir yıldız gibi…

İkinci Kanal

09 Haziran 2008 Pazartesi, 14:32 / yazar: kocak

İkinci kanal nedir öğrenmeden bu ülke hakkında pek az şey bilirsiniz, veya bu ülkede yaşamak nasıl boktan bir tat bırakmıştır ağzınızda tam farkında değilsinizdir henüz.Genelde ikinci kanalı üniversiteye giden çocuklar okulu bitirdikten sonra mecburen farkeder, hatta bildiğiniz ikinci kanallar dahi olabilir ama farkında değilsinizdir.Sonra hayat zorlar, farkedersiniz.İkinci kanal bir konuşma adabıdır.Bu ortaya çıkan rasgele bir durumda kalıplaşmış kelimeler ve kalıplaşmış vurgularla konuşma halidir.Hiç beklenmedik şekilde çalışır, sorunları çözmenin yegane yolu da olabilir yerine göre.Örneğin akıl hastanesinin kapısında kontrolden çıkmış bir hasta karşısında siz doktor olarak ilaçlarınızla çaresizken, bir güvenlik memuru gelip ”usaam sen kimlerdensin?” diyiverdiğinde hastayla koyu bir laz muhabbeti patlatır ve biraz önce kapıları kıran hasta kuzuya dönebilir.Bildiğiniz ikinci kanallar sizi mutlaka zorlandığınız, yorulduğunuz ve amaca kitlenmiş hallerde yoklar.”Dede” diye başlarsın bir anda cümleye, bu çocuğu boş yere doktor doktor gezdirip paranı harcama, ancak bu kadar iyileşir.O sırada poliklinikteki 40. hastayı görmektesindir ve karşında laf anlamaz ve çaresiz bir baba vardır.Dahası sen ne zaman adama dede diye hitab etmeye başladığını, ne zaman sesinin hüzünle çatallaştığını anlayamazsın bile, olan olmuştur, ikinci kanalı yakalamışsındır, adam yarım saattir söylediğini anlayıverir.Öyle godoş muhabbeti çekmiyorsundur ona, bu toprağın aslan gibi delikanlısı olduğuna ve numara yapmayı kestiğine hükmeder, oysa aynı şeyi söylüyorsundur.Başbakanımız bile ikinci kanalı kullanmayı çok sever, ikinci kanal kullanmayı bilenlerin başında Demirel gelir, yüzyıllar ötesinden kurnaz bir Nasrettin Hoca’dır, Sokullu Mehmet Paşa’dır, ayağında çarık köylüdür, bu hisleri gayet güzel yaşatır dinleyene, ikinci kanal ustasıdır.İkinci kanalı kullanmayı bilen solcu lider çıkmadığından biraz da sol oy alamaz.İkinci kanalın mutlaka kendine has bir hitabı vardır, uşağım, oğlum, dede, kardeş, can.
İkinci kanalı bir alt kültür kodlamasına indirgeyemezsiniz.Argodan, gelip geçici genç türkçesi modalarından da değildir.İkinci kanal kendiliğinden hal hatır sorar, ikinci kanal halden anlar, yoksulluk-açlık nedir bilir, bütün insanlara eşit mesafeden bakar.Konuşmanın içeriği ne olursa olsun bu böyledir.İkinci kanal bir köşeye çekip kulağını burmak için de olsa, dertleşmek için de veya yol sorsan dahi güven verir.İkinci kanal erkektir.Kullanan kim olursa olsun ikinci kanal erkektir.
İkinci kanal kulaklarınıza derinden fısıldar: ”biz erkekler bu dünyayı kurduk ama ne boktan bir şey yarattığımızın farkındayız.Bu safsatalara aldanma dünya az çok böyle adaletsizdi hep, hep az çok böyle kalacak, hiçbir şey daha iyiye gitmiyor.Seni tuzağa düşürüp paranı alacak bir dolandırıcı mutlaka vardır, tedbirli ol.Kadınlaraysa pek güvenme, eşitlik iddaasından kolayca cayıp seni yeterince erkek olmamakla suçlayıverirler.Okumuşlara güvenme, yüzyıllardır vatanı, milleti, dini satmadılar mı, yatılı gönderdiğin çocuklar dönüp seni küçük görmedi mi?Bize bizden başka dost mu var?”
İkinci kanalın anlattıkları yüzyıllar boyunca kaydedilmiştir, garip olan basit kelimeler ve vurgularla, hiç alakasız bir konudan bahsederken hepsi alttan iletilir.Karanlık bir gecede, bir dağ yolunda bıçaklanmış bir adamcağıza rastlamış ve gözleri korkuyla açılmış göçebe bir erkek, dünyaya kadere ve kendine lanet etmektedir.Can havliyle herşeyi yapabilir, kaçabilir, öldürebilir, merhamet edebilir, ne yaparsa kesin ve ölüm kalım anını kurtarmaya yöneliktir.O göçebe erkek, cinsiyetiniz ne olursa olsun bir yerde içinizde inildemeye başlar ve siz kendinizi ikinci kanalda konuşur bulursunuz.

Bir hafta sonu kuyruklarda bekleyerek, üstelik düdük de ötmeden granit kaplı binadan içeri girip, yürüyen merdivenlere bindiğimde, beyzbol şapkalı adamlar tavukları çok çeşitli yerlerinden parçalayıp kızartarak ve menüleri kovalara acilen atarken, üstelik alışveriş ederken ve hatta yürür dahi gezerken dönüyordum ki, akın akın kapılar doluyordu üstüme, bense oradan kaçıyordum ve mısır taneleri bardaklara, dondurmalar külah değil kağıt kutulara konar olmuştu, olabilirdi.Bazı adamlar açtı, bazı adamlar hem aç hem kadına açtı ve bu ayıp mıydı, bazı kadınlarsa çıplaktı, adamlar bakınca ayıp kadınlar çıplanınca ne olurdu?Bazı kadınlar da açtı ama aç kadınlar edebiyatımızda yeterince işlenmemişti.Kadınıyla erkeğiyle insanların yüzüne garip bir açlık ve dur bakalım ne mal olduğun meydana çıkar elbet ifadesi konmuştu.Bu artık her yerde böyleydi ve gerektiği zaman kaba gerektiği zaman nazik olamıyordu insan, artık kabaydı.Hükümetten aldıkları kömür yardımını bozdurup da mı cep telefonu alıyorlardı, yoksa millette ne para mı vardı?Mezar fiyatları çok yükselmişti, özellikle müslüman mezarlığındakiler bilhassa artmıştı, dolmuş kuyruğu vardı ve ben mezar satıp bodrum’da yazlık alsam keşke ailem zengin olsa diye düşünür dururdum.İyisi mi dedim lig tv’den maç satın alayım bir de bira açayım.Stad kalabalıktı, 20 bin kişi vardı ama 300 bini dışarda kalmıştı.Bu kadar insan için bir tane cumartesi günü yetmiyordu, o insanlar gece 12′den sonra hala sokaklarda bağırıyordu, avrupaa avrupaaa duy sesimizi, ”cumartesiden içeri alın bizleri”.

11 Mayıs 2008 Pazar, 00:29 / yazar: kocak

Zincirlerinden ibaret köleler…

söyleşiyor menekşeler

02 Mayıs 2008 Cuma, 13:41 / yazar: kocak

Gece olup da kimse kalmayınca etrafta sordum;

-Menekşe, sen neden mavisin?

Cevap verdi menekşe;

-Menekşe, sen neden beyazsın?

Bakakaldık birbirimize.Ben de mi menekşe…Sonra rüzgar çıktı, üşüdük.Yapraklarımız mavi beyaz dokundu birbirine.Bir gecenin incecik çiçekleri oluverdik.Ne birdik, ne ayrı.Ne  yapraktık, ne çiçek.Yıldızlara baktık, titreyerek dokunduk birbirimize.Böyle daha iyi, bastığımız toprak daha geniş geldi gönlümüze.Belki dedik karanlığın ortasında yurt edindik birbirimizi.Boşlukta yuvarlanan bir gezegen, ben beyaz sen mavi.