eşittir; fermatın son teoremi

07 Şubat 2010 Pazar, 19:18 / yazar: sahanda yumurta

Nedir:
Yolumu yönüm belirleyecek, demişti.Yolundaki ilk yerde kaldı; yolunu da yönünü de kaybetti. Yolundaki ilk yer onun son yönü oldu.

Yönümü yolum belirleyecek, diye geçirmiştim ben de içimden. Yola çıkarken yönüm net olmadığından ilk yerde yolumu dolayısıyla yönümü şaşırdım. Bunun için her “yer” benim için iki yol arasında bir yön oldu.

Şimdi “yerde” ise, yoldayım demektir bu.

Bir önemi yok aslında yola beraber çıkmamışken…

eşittir; odalık

04 Şubat 2010 Perşembe, 20:20 / yazar: sahanda yumurta

Ankara’nın en bildik meyhanelerinin birinde demleniyorduk. Üç kişiydik sanırım. Masada o akşam tanıştığım berikinin arkadaşı yeni evlenmiş, parasızlıktan gelinin ailesinin evine yerleşmişler-sorarsan geçiciymiş-iç güveysiliğin zorluğunu anlatıp duruyordu masaya oturduğundan beri. Berikinin kim olduğunu hatırlamıyorum.. Konuştuğunu da. Uyuyor olabilir o sırada, bilmiyorum. Ben içgüveysiyi dinler gibi yapıp rakımı yudumluyordum. Gözden uzak, zorunlu meyhane masasında, can sıkıntısından, içtikçe uyuşuyordum. Gündemimizde ne vardı, anımsamıyorum.
2.kadehin sonuna doğru, iç güveysi durumunun iyi yanlarını anlatmaya geçmişken ve beriki bu sefer gerçekten uyuyorken, telefonla beni dışarıya konuşmaya çağırmıştı. O son konuşmamızda bana “hep böyle kal” dediğini hatırlıyorum. O günden beri de görmedim. Kuşkusuz iyi bir dilekti bu. Ama üzerime yansıması farklı oldu. Hep o an nasılsam öyle kaldım; uyuşukluk içinde, “iç güveysi benden hallice…”

eşittir; bay Ridge

03 Şubat 2010 Çarşamba, 22:36 / yazar: sahanda yumurta

Bu Mc Kinley parkının hiç bir özelliği yok. Mc Kinley’in de bir özelliği yok. Elimdeki kitapçıkta sadece Amerikan başkanlarından biri olduğu yazıyor. Oysa ilginç bir hikayesi olacağını düşünmüştüm. Oturduğum banktan kalktım. Parkı boylu boyunca yürüdüm. Metronun altından geçerek 6. caddeye çıktım. 77.sokak yerine yanlışlıkla 78.sokağa dalmışım. Sokağın da herhangi bir özelliği yok. Sağlı sollu tek katlı evler, önlerinde çimlik alan, garaj, düzgün ve sıkıcı yollar… Sokağı bir uçtan bir uca yürümeye başladım. Aradığımı bulamayınca bir kafeye oturup kahve söyledim. Önümdeki notları açıp okumaya başladım;

“Feragat, kelime anlamı olarak kişinin kendi isteği ile vazgeçmesidir.
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu 1.bap 7.faslında ise ” Feragat, iki taraftan birinin neticei talebinden vazgeçmesidir. Feragat ve kabul beyanı dilekçe ile veya sözlü olarak yapılır. Feragat veya kabul eden taraf mahkum olmuş gibi masarifi muhakemeyi tediyeye mecburdur. Feragat ve kabul, katî bir hükmün hukukî neticelerini hâsıl eder. Bilbeyyine hükme raptı kanunen mecburi olan hallerde müddeialeyh müddeinin neticei talebini kabul ederse müddeialeyhin dâvada devamı huzuru mecburi değildir ve bu kabul bundan başka hukuki bir netice husule getirmez” şeklinde düzenlenmiştir.”

Bunun Türkçesi ve uygulaması şudur; talep eden, talep edilen bir de talep konusu vardır. Talep eden olarak gelirsiniz, talebinizden feragat ettiğinizi söylersiniz. Beyanınız bağlayıcı olsun diye herkesin önünde okunur. O zamana kadar ödediğiniz tüm bedelleri yüklenir, imzaya çakar gidersiniz. Bundan sonra aynı konu ile ilgili olarak hayatın hiç bir yerinde, hiç bir aşamasında yeniden talep hakkınız yoktur. Beyanınız kesindir ve bağlayıcıdır. Dönemeyecek, vazgeçmeden vazgeçemeyeceksinizdir. Ta ki talep edilen aynı konu ile ilgili talebinizi “kendi” kabul edene kadar…Bundan sonra hayatınız bu beyana göre yeniden programlanacaktır. Beyanınızdan talep edilenin haberi olmasına bile gerek yoktur. O nasıl olsa beklenilendir ve siz bir kere vazgeçmişsinizdir. Hayat aynı konu ile ilgili yeni taleplerinizi onun açısından beklemeye alır. Belli bir süre sonra kabul görmediğinde siler.

Deliler her zaman-her şeyin olduğu gibi – bunun dışındadır. onlar baştan-her şeyden-feragat ettikleri için her şeyi, her istediklerinde, her zaman talep edebilirler ve hayat onları yakalayıp imzalarını alamadığı için istisnadırlar.
Bir de talepkarlar vardır:Onlar şartları yanlış değerlendirme yüzünden vazgeçmekle hata yapmışlardır. Bağlayıcı olduğunu bile bile her seferinde yeniden aynı taleple gelirler. Her red edilişte farklı yollar denerler. Onlar ilk hatada kalanlardır. Taleplerinin kendiliğinden kabul edilmesini umarlar her deneyişlerinde. Talep edip, sayıklayanlardır.

Notlarımı kapattım.
Yanlış sokak olduğunu bile bile girdiğim-dolayısıyla en başta yalan söylediğim- 78. sokaktan çıktım. Taksiye atlayıp otele döndüm. Bir beyanda bulunacaktım, unuttum.
—————–
-hiç değişmemişsin
-mümkün değil
-mümkün olmadığını bilmediğim için buradayım.

90+ 5: itikat

25 Ocak 2010 Pazartesi, 02:16 / yazar: qenomesum

olum geçen müfitlen oturuyoruz aynı böyle. o gün açıktı ama hava. hep ful yıldızdı yani biliyo musun? işte, ben gene aynı bu misal isyankâr konuştum tabi. yengeni anlattım falan filan…dedim o oldu bu oldu, böyleyken böyle. baya uzun uzun anlattim yani buna biliyo musun? ondan sonra kalktım, işicem aa oraya, senin oturduun yere. tam ben indirdim fermarı, çaaat enseye bi yedik şamarı biliyo musun? bi bağardı, kafası da güzel tabi, “inanmayosan tapmaycaksın götüm” dedi “çarpılırsın tabi”. aynen kafa açıldı benim anlatabildim mi o saniye. aynı şimdiki gibi oldum. ama yanlış anlama hani lafından dolayı değil. güzel konuştu müfit de o değil konu. orda tabi bu yapıştırınca bizim enseye, altımıza işedik anlatabiliyo muyum? pırıl pırıl oldum hani… ben bunu bi de ilk gördüğümde atatürk sandıydım biliyo musun? mufit’i yani. yap bakiim sen bi tane daha ondan. onu da anlatiim bak bi yandan da beni dinle…

90+ 4: yas

12 Aralık 2009 Cumartesi, 12:27 / yazar: qenomesum

omuzlarım kırık dökük, başım önde, gözlerimi sehpaya dikmiş öylece oturuyordum. belki bir saattir, belki daha fazla. babam bi kaç kere girip çıktı salona. etrafımda dolaştı. gitti, geldi. nice sonra, hayatında ilk defa, iki elinde iki kadeh rakıyla girdi içeri. kadehleri sehpanın üzerine koyup önümde çömeldi. ben “neyin var”, “ne oldu” gibi bişeyler sormasını bekliyordum. sağ eliyle ensemi kavrayıp, “balam” dedi. derin bi nefes çekip dudaklarını büzdü. ikimizin de gözleri doluyordu hızla. nefesini yavaşça bırakıp, “ölen ölmüş” dedi. “hadi cenazeyi kaldıralım”.

90+ 3: dökük

06 Aralık 2009 Pazar, 05:20 / yazar: qenomesum

“Kolay gelsin” demiştim sadece. Geçip dükkanıma oturacaktım. Yan dükkanın tadilatı başlayalı neredeyse iki hafta olmuştu. Gürültüsü patırtısı uzadıkça uzamış, artık tatsız bi hal almıştı. Üç gün önce dış duvarın sıvasını kazımaya başlamışlar, hem gürültülerinden hem toz pislikten benim dükkana da kimse uğramaz olmuştu. Bu “kolay gelsin” de öyle çıkmıştı işte ağzımdan. “kolay gelsin”.

İki haftadır içerinin işleriyle uğraşan ustalar yoktu bugün. Otuzlu yaşlarında, çelimsiz, uzun bi sigara içen, aydemir akbaş kılıklı bi usta gelmişti. “usta ne zaman biter buranın işi” diye sorduğumda, “abi ben Şevket, usta değilim kalfayım” cevabını duyunca ister istemez kanım ısındı kerataya. “buranın işi de en kısa zamanda biter abi” diye ekledi hemen ardına. alçakgönüllü ve geniş duvarcı kalfası Şevket. “ben de” dedim “Halil. Fotoğrafçıyım. Aha bu yan dükkan benim. Ocağıma incir ağacı dikildi. Sen de gelir gider sularsın artık”. “İki güne biter abi, dert etme” dedi gülerek. “Hayırlısı inşallah, hadi kolay gelsin” deyip dükkâna geçtim.

Öğlene kadar, vesikalık çektirmek için gelen Ceren isimli tuhaf kız dışında kimse girmedi içeri. Parayı peşin verip “Rötuş mötuş istemez amca” dedi aceleyle çıkarken. Peşinden ben de dışarı çıktım. Baktım Şevket işi bırakmış, bi de sigara yakmış, sokağın sonuna yürüyen kızın kalçalarını seyrediyor. “abi iyi çektin mi fotoğrafı” deyince “ne?” dedim, “fotoğrafı” diye üsteledi. “iyi çektin mi?”. “hee çektim çektim diyip dükkâna girdim geri. Arkamdan Şevket de girdi.

“Abi bi suyun var mı” dedi girer girmez. Damacanayı işaret edip “orda bardak da var” dedim. Teşekkür etti. Suyu içince bir oh çekti, “abi nerelisin” sorusuyla da başladı sorguya. Sonra aldı yürüdü. Maşallahım var, ben de bülbül gibi şakıdım. Ne var ne yok bir bir sıraladım.

Şevket uzun gevezeliğinin sonunda “abi ben boya işi de yaparım aynı zamanda” diye başladı kapanış konuşmasına. “boya badana. işte böyle tadilat. bizim işte, ya bu yan dükkân gibi kaziycaksın sıvayı, yeniden sıvasını yapıp, içerdeyse alçısını çekip dışardaysa astarını atıp boyiycaksın. veyahut dökülen yerleri kapatcaksın, üstüne direk boya, ya da direk boyiycaksın. En temizi tabi, sıva dökülmeye başladıysa, kompile kazıyıp yeniden yapmak. Onu da aynı kişinin yapması iyidir yani. Yani abi, Halim abi, diyeceğim, senin dökülen sıvayı kompile kazımış abi kazıyan”. “Vay anasını” der gibi sırıttıktan sonra da ekledi “abi yani, eğer kazıyan mevta olmadıysa, sıvayla boyayı da ona yaptır derim ben”. Elinde tuttuğu bardağa bakıp biraz çevirdikten sonra da başını kaldırıp “Yani çünkü, belli ki ustasıdır Halim abi” diye altını çizdi söylediklerinin.

Ellerim tezgahın üstünde öylece kalmıştım. Dalmıştım veya. Tam kapıdan çıkarken dönüp, “Halim abi” deyince kafamı toplayıp “Halil yau halil amına koyim” deyivermişim. “Yau neyse işte abi, bi çay may bişey yok mu ağzım kurudu” deyip döndü işine Kalfa Şevket.

90+ 2: kırık

03 Aralık 2009 Perşembe, 01:43 / yazar: qenomesum

Abdurrahman dayı, Antep’in ara sokaklarından birinde, hasır tabureli bi çay bahçesinde dalgın dalgın otururken yanaştı ahşap alçak masaya. “O sandalye benim nazarımda boştur delikanlı. Senden yana da boşsa bi çay da ben içeyim” dedi. İlk kelimesiyle kendime gelip yüzüne baktığımda dikkatimi önce çakır, hafif çekik gözleri çekti. Sonra pırıl pırıl, esmer yörük yüzü. “Buyur dayı” dedim gülümseyerek, “bence de boştur”. Altmışını devirmiş, burnundan üflediği sigara dumanıyla sararmış kır bıyıklarını eliyle düzeltip oturdu yanıma. Bir iki dakika öylece durduktan sonra “çay nasıl” diye girdi lafa. “Çay işte” dedim, “içiyoruz”. “E madem çaydır, ben de içeyim” dedi. Masadaki gazeteye bi göz attı, sigarayı süzdü, sonra bişey demeden başını sokağa çevirdi.

Çayı geldikten sonra yine bişey diyecek oldu, sonra derin bi nefes çekip sokağı süzmeye devam etti. Ben çayın son yudumuna bir sigara daha yakmıştım ki, “delikanlı” dedi, “aa o oynadığın şey gönlünün kelepçesidir, o parmaanın son boğumu da kilididir onun. haa, bi de anahtarı vardır, nedir diye sorarsan o da kalptir. yani diyeceğim kilit de sendedir kelepçe de anahtar da. Eğer ki çıkaramıyorsan, bana sorarsan kurcalama bırak kalsın. Zira belli ki senin anahtarın kırıktır. Çok oynarsan kilidi de sıyırırsın yavrum, canın daha da yanar”.

İnceden gözlerim doldu ama gülümsedim de bi yandan. “Yok dayı” dedim “çıkaracağımdan değil, dalmışım işte”. Yüzükle oynamayı bırakınca, yeniden dalmama fırsat vermeden, gözlerini gazeteye çevirip sırtımı sıvazladı, “bu kominis gastesi senin mi?” dedi. “komünist gastesi değil dayı yau” dedim. “ne bileyim hiç görmedim de ben bunu” dediğinde ben iyiden iyiye gülüyordum.

mevsim sonu – III

30 Kasım 2009 Pazartesi, 22:12 / yazar: heyamo

1.
“sır”dır aynanın sırrı.

2.
mutsuzluğun kaynağı mutluluk.

3.
“sen”im ben senin için.

4.
komik düş ki ölmeyesin.

5.
mevsiminde bahanesiyle geliyor,
namussuz kanyak.

6.
kimse anlamadı, bak.

7.
hep iade-i itibar,
hep bi’ geçmiş zaman.

8.
şımarığı yalnızlık öldürür.

9.
günü gelir sen anlatırsın,
seni dinlerler.

10.
kalktım “oyununuza geldim”.

11.
şairleri anlayın artık,
onlar, olmayanı ararlar!

12.
insanın
insanı sevmesi ne garip.

13.
alışkanlıklarınızdan kurtulun,
hayat daha beyaz olacak.

14.
“gidende”yi anlamayan
gidende anlar.

ara

04 Kasım 2009 Çarşamba, 01:58 / yazar: heyamo

günü gelir, öylesine sesle dolar ki insan, artık ölesiye susmak ister.

o insana sessizlik armağan edin.

geçimlik

04 Kasım 2009 Çarşamba, 01:50 / yazar: heyamo

öyle bir kıyıda, öyle bir buluşacağız ki

bir gün

seninle

çırılçıplak

kimliksiz…